14755dizi Dizi | Oyun Forum | Program Forum | Cep Forum | Download Forum - Dizi Fragmanlar - Dizi İzle - Dizi Bölümleri - Dizi Özetleri



Kuram ve Teoriler

Birçok konu hakkındaki teorileri sizler için düzenledik ve sunuyoruz..

Aristoteles Evren Modeli

M.Ö. 4. yüzyılda Platon’un iki küreli evren modeli geçerli olan modeldi. Bu modele göre evren iki küreden ibaretti. Birinci küre, merkezde bulunan Dünyamız, diğeri ise yıldızların oluşturduğu dış küredir ve bir günde bir tam tur dönmekteydi. Gezegenlerde bu iki küre arasında hareket ediyordu. Peki, “Gezegenlerin tek düze ve ard arda hareketinin nedeni nedir?”

Soruya ilk cevap yine Platon’un öğrencilerinden Eudoxus’dan gelmiştir. Euodxus’a göre evren ortak bir merkez üzerinde iç içe geçmiş farklı eğimlerde dönme eksenleri olan kürelerden oluşuyordu. En içte hareketsiz duran küre Dünyamız. İçten dışa doğru Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter, Satürn’e ait küreler dizilmektedir. En dışta bir tam turunu bir günde tamamlayan yıldızları içeren küre vardı. Ancak bu kürelerin sayısı, 56′ya kadar çıkmalıydı ki gezegenlerin hareketine uygun bir model olsun, böylece bunu fark eden Aristoteles ile birlikte 56 küreden oluşmuş bir evren modeli elde edilmiş oldu.

Aristoteles, sınıflandırmalar yaparken fizik ve metafizik konular diye ayrım yapmıştır. Fizik konular somut nesnel olanın konusu, metafizik ise “fizik ötesi” konular anlamına gelmektedir. Evren ile ilgili modeli de metafizik konularla ilgili kitabında yer almaktadır. Bu kitapta, Aristoteles Eudoxus’un fikrini değerlendirmeye alıp kendisine göre uyarlamalar yapmıştır.

Aristoteles’e göre her bir kürenin hareketi bir dıştaki küre tarafından yönetilmektedir. En dıştaki küre, yani yıldızları içeren küre ise kusursuz hareket ettirici idi ve ilk hareket ettirici tanrı tarafından harekete geçirilmişti. Çünkü ona göre her hareket eden şeyin bir hareket ettiricisi olmalıydı.

Aristoteles evreni ikiye bölmüştü; Ay’ın üzerinde bulunduğu, Dünya’dan sonraki ilk küreye kadar ki yerler su, hava, ateşi içeren fiziksel dünya, ondan sonrası ise ruhsal alemlerdi. Aristoteles’in evreni sınırlı bir evrendi, çünkü en dıştaki sabit yıldızlar küresi sınırsız büyüklükte olsaydı eğer sınırlı sürede sınırsız yol kat etmek zorunda kalacaklardı, ayrıca sınırsız büyüklükte bir küre olsaydı yıldızlar gökte bir doğru boyunca hareket ediyormuş gibi görünmeliydi; oysa Aristoteles’e göre yıldızlar doğudan batıya doğru çember çiziyordu. Bundan dolayı da doğrusal olan her hareketin bir sonu olacağını, ama çembersel hareketin bir sonu olmasının şart olmadığını, bu yüzden dairesel hareketin kusursuz hareket olduğunu düşünmüştür.

Batlamyus Evren Modeli
Batlamyus’un çalışmalarının temelleri Hipparchus’a dayanır, Batlamyus’un 1400 yıl hükümdarlık süren dünya merkezli evren modeli oluşturmasında çok büyük etkisi olmuştur. Batlamyus, Hipparchus’un 850 yıldız içeren yıldız kataloğunu 1022 yıldıza çıkarmıştır.

Bu arada gezegenlerle de ilgilenen Batlamyus, Aristoteles’in dönen kürelerinin, gezegenlerin hareketini ve parlaklıklarının değişiminin nedenini açıklamakta yeterli olmadığını fark etmiştir. Bu durumu düzeltmek için gezegenlerin Dünya etrafında dolanırken aynı zamanda da Dünya merkezli çember üzerinde dairesel bir hareket (epicycle) yapmaları gerektiğini düşünmüştür.

Böylece gezegenler Dünya’dan farklı uzaklıklarda bulunabilecekti ve buna bağlı olarak parlaklık değişimlerinin nedeni de anlaşılmış olacaktı, çünkü gezegen uzaklaştıkça parlaklık azalacak yaklaştıkça ise artacaktı. Aynı zamanda gezegenlerin farklı hızlarda hareket etmesi de açıklanmış oluyordu.

İyi bir matematikçi olan Batlamyus, ortaya koyduğu modelin gözlemlerle karşılaştırıldığında tam bir doğruluktan uzak olduğunu fark edip bu durumu düzeltmek için Dünya’yı merkezden biraz dışarı yerleştirmiştir. Günümüzde gezegenlerin yörünge düzlemlerinin elips olduğu bilinmektedir.

Batlamyus. Dünya’yı merkezinin dışına taşıyarak bir bakıma elipse yakın bir yörünge önermiş oluyordu. Batlamyus, yörüngelerin elips olduğunu kabul etseydi, modelinin daha basit ve gözlemlere daha uyumlu olacağını biliyordu ama inançları doğrultusunda hareket ettiğinden dolayı dairesel yörüngelerde ısrarcı davrandı.

Aristoteles, dairesel hareketin en kusursuz hareket olduğunu savunmuştur ve Batlamyus da bu geleneğin izinden gitmiştir. Rönesans’a kadar geçerliliğini korumuş kilisenin desteğini almış olan bu model Kopernik Devrimi ile son bulmuştur.

Büyük Patlama Kuramı
Şiddetli Büyük Patlama Kuramı, Evren’imizin kökeni ve oluşumuna ilişkin yaygın kabul gören bir teoridir. Bu kuram, iki benzer sütun üzerine dayanmaktadır:

Genel Görelilik Kuramı: Seksen yılı aşkın bir süre önce, Einstein, Evren’de kütlenin dağılımının uzayın geometrisini nasıl belirlediğini betimleyen bu kuramı ileri sürmüştür. Başlangıçta, Kuram, Merkür’ün yörüngesindeki özellikleri ve Güneş’ten gelen ışığın kırılmasını izah etmekteydi. Son yıllarda, kuram bir dizi özenli testten geçmiştir.
Büyük ölçeklerde, maddenin Evren’de dağılımı hemen hemen yeknesaktır. Bu varsayım, hem galaksi incelemeleriyle hem de kozmik mikrodalga fon ışınımlarındaki dalgalanmaların düşük seviyesi ile teyit edilmiş gibi görünmektedir.
Şiddetli Büyük Patlama Kuramı’nda, gözlemlenebilir Evren, kabaca on ya da yirmi milyar yıl önce, aniden genişleyen bir nokta ile başlamıştır. O zamandan beri Evren, gittikçe Galaksimiz ve dış gezegenler arasındaki mesafeyi arttırarak genleşmeye devam etmiştir.
Evren’in genişlemesi, ışık ışınlarını mavi ışığı kırmızı ışığa ve kırmızı ışığı da kızılötesi ışığa dönüştürerek “uzatmaktadır”. Bu yüzden, hızla bizden uzaklaşmakta olan uzak galaksiler daha kırmızı görünürler. Bu genleşme aynı zamanda mikrodalga fon ışınımını da soğutur. Böylece, bugün 2,728 Kelvin’lik bir sıcaklığa sahip olan kozmik mikrodalga fon ışınımı ilk Evren’de daha sıcaktı.

Kütle çekimi Evren’in genleşmesini yavaşlatmaktadır. Eğer Evren yeterince yoğun ise, Evren’in genleşmesi sonunda tersine olacaktır ve Evren çökecektir. Eğer yoğunluk yeterince yüksek değilse, o zaman genleşme sonsuza dek devam edecektir. Bu yüzden, Evren’in yoğunluğu kendi nihai kaderini belirleyecektir.

Büyük Patlama Kuramı’nın Testleri

Şiddetli Büyük Patlama Kuramı çok sayıda önemli gözlem ile tutarlıdır:

Evren’in gözlemlenebilir genleşmesi,

Evren’in ilk üç dakikasında birincil olarak bireşimli olduğu düşünülen üç element olan helyum, döteryum ve lityumun gözlemlenebilir bolluğu,

Kozmik mikrodalga fon ışınımının termal (ısıl) tayfı,

Kozmik mikrodalga fon ışınımları uzak gaz bulutlarında daha sıcak görünmektedir. Işık sonlu bir hızla yol aldığından, biz bu uzak bulutları Evren’in tarihinde daha yoğun ve bu yüzden daha sıcak olduğu önceki bir zamanda görürüz.

Büyük Patlama Kuramının Ötesinde

Mevcut şekliyle, Büyük Patlama Kuramı tam değildir. Bu kuram;

Galaksilerin kaynağını ve galaksilerin gözlenebilir büyük ölçekli kümelenmelerini,

Maddenin çok büyük ölçeklerde yeknesak dağılımının kaynağını açıklamamaktadır.

Birçok Evren bilimci, Büyük Patlama Kuramı’nın bir uzantısı olan, Şişirme Kuramı’nın (Inflation Theory) bu soruları cevaplayabileceğinden şüphe etmektedirler.

Çeyrek Kuvvet Kuramı
İster fare olun ister fil; vücut kütleniz sizinle ilgili her şeyi belirtiyor. Tarla faresi günlerden bir gün kırlarda koşup oynarken, derinliği bin metreyi bulan bir maden kuyusuna düşer. Kuyunun dibi yumuşak toprakla kaplı olduğu için ölmez; yalnızca düşmenin şokundan biraz sersemler; kendine gelir gelmez de bir delik bularak gözden kaybolur.

Aynı yükseklikten düşen sıçan ölür; insan paramparça olur; at büyük bir gürültüyle ortalığı toza dumana katarak yere çarpar ve düştüğü yerde kalır. Bundan çıkartılacak mesaj çok basittir: Biyolojide önemli olan boyuttur; her şeyi boyut belirler.

Yerçekiminin gücü boyutlar büyüdükçe artmaz. Hayvanlar aleminde boyut, fizyolojik, anatomik, davranışsal ve ekolojik açıdan çok önemlidir. İri hayvanlar küçük hayvanların birebir büyütülmüş şekli değildir; vücüt kütlesi arttıkça kemikler oransal olarak kısalır ve kalınlaşır, metabolizma yavaşlar, kalp atışları azalır, ömür uzar, olgunluğa daha geç ulaşılır, yavru sayısı düşer, nüfus yoğunluğu azalır, yaşam alanının metrakaresi büyür.

Fillerin farenin 200,000 kat büyümüş hali olmadığını öğrenmek kimseye ters gelmez. Ancak canlı türlerinde vücut kütlesi ile yaşam şekli arasında mükemmel bir matematiksel ilişki olduğunu öğrenmek pek çok kişiye şaşırtıcı gelebilir. Yıllardır biyologlar bu konu üzerinde kafa patlatıyor. İçinde bulunduğumuz günlerde iki çevre uzmanı ve yüksek- enerji fizikçisinden oluşan üç kişilik bir araştırma grubu bu ilginç biyolojik olguya açıklama getirdiklerine inanıyor. Bunlara göre yanıt, bitki ve hayvanlardaki besin dağılımının fiziği ve geometrisinde yatıyor.

Ayrıca bu bulgular doğanın bir mucizesine daha ışık tutuyor. Evrimin, Uzay’ın dördüncü boyutuna kadar uzandığını ileri süren bu üç araştırmacı, türlerin bu dördüncü boyuttan yararlanarak dünya nimetlerinden daha fazla pay aldıklarını söylüyor.

Evrim, çok uzun süredir biyologların deyimiyle ”çeyrek-kuvvet ölçeği” yasasından yararlanıyor. Bu, şu anlama geliyor: pek çok biyolojik değişken, çeyrek veya üç çeyrek oranında büyütülmüş vücut kütlesine bağlı olarak azalma veya çoğalma eğilimi gösterir. Örneğin uzun ömür, bir çeyrek kuvvetine yükseltilmiş vücut kütlesine doğru orantılı olarak artar.

Çeyrek-kuvvet ölçeği biyolojinin en temel kurallarından biridir; ancak yaygın olduğu oranda da şaşırtıcıdır. New Mexico’da Los Alamos Ulusal Laboratuvarın’ndan fizikçi Geoffrey West, söz konusu üç bilim adamından biri. West şöyle konuşuyor:”Böyle bir durumla karşılaştığınız zaman bunun size bir şeyler anlatmaya çalıştığını fark edeceksiniz”diyor. Burada önemli olan ”Bu bir şeylerin neyi anlatmaya çalıştığı?”

Albuquerque New Mexico Üniversitesi’nden Brian Enquist ve Jim Brown söz konusu üçlünün diğer ikisi. Üçü de sorunun yanıtının ünlü çeyrek-kuvvet ölçeği yasasında aranması gerektiğini söylüyor. Öncelikle canlının vücut oranı ile metabolik hızı arasındaki ilişkiye bir göz atmak gerektiğine dikkat çekiyorlar.

Türlerin vücut kütlesi büyüdükçe metobolizma hızının azalması kuralından yola çıkarsak, türlerin büyüdükçe enerjiyi daha verimli bir şekilde kullandığı anlaşılıyor.

West’in son yıllarda çalışmalarına katıldığı Los Alamos Laboratuvarı’ndan biyokimyacı William Wooddruff, çeyrek-kuvvet yasasının tek hücreli yaratıklarda bile geçerli olduğunu belirtiyor.

Yalnızca basit geometrik bilgilerden yararlanarak, küçük hayvanlardaki metabolik hızın, büyük hayvanlardaki hıza erişmeyeceği sonucunu çıkartmak mümkün. Organizmanın boyutları büyüdükçe, geometrisindeki iki özellik değişikliğe uğrar. Yüzey alanı iki boyut üzerinden büyürken, hacmi üç boyut üzerinden değişir.

Organizma, metabolizmanın ürettiği fazla ısıdan kurtulmak için yüzey alanlarından yararlanır. Dolayısıyla metabolizmanın hızı, küçük- büyük farkı gözetmeksizin tüm hayvanlarda aynı kaldığı takdirde, organizmada işlevsel bozukluklar ortaya çıkar.

Örneğin, kedi büyüklüğündeki bir farenin metabolik hızı kütlesine orantılı olarak değişirse, normal büyüklükteki bir fareden yüz misli daha fazla ısı üretmesi gerekir. Ancak farenin yüzey alanı fazla ısıdan kurtulmak için ancak 22 misli büyür. Sonuçta ortaya sımsıcak bir fare çıkar. Daha büyük türlerde aşırı ısınma sorunundan kurtulmak için metabolik hızın daha düşük olması gerekir.

Basit geometrik kuralların geçerli olduğu durumlarda, vücut kütlesi ile metabolizma hızı arasındaki ilişki ikide üç çarpanında olmalıdır. 1930′lu yıllarda bu ilişkiyi ilk kez ortaya çıkartan Amerikalı bilim adamı Max Kleiber, bu çarpanın ikide üç değil, üç çeyrek kuvvetinde olduğunu ileri sürüyordu. Brown bu konuda doğanın geometriden daha becerikli ve daha akıllı olduğunu ileri sürüyor.

Bitkilerde Durum

Brown, uzun yıllardır çalışmalarını ölçek ve enerji akışı arasındaki ilişki konusunda yoğunlaştırıyor. Enquist’in de aralarına katılmasıyla 1990′larda çalışmalarına bitkileri de dahil etti. O güne dek Kleiber’ın kurallarının bitkileri de kapsayıp kapsamadığı bilinmiyordu. ”Organizmanın enerji kaynaklarını gövdenin en uç noktasına nasıl taşıdığı konusu yaşamsal önem taşıyor”diye konuşan Enquist, ”Hayvanlarda olduğu gibi, tüm bitkilerin tek bir sorunu vardır. O da dokularını en mükemmel şekilde nasıl besleyecekleri konusudur” diyor.

Enquist, bitkiler üzerinde sürdürdüğü birkaç haftalık çalışmasının sonucunda şu bilgilere ulaştı: ”Metabolik hız ile kütle arasında 0.733 gibi ilişki oranı buldum. Bu da hayvanlarda olduğu gibi üç çeyrek kuvvet kuramının bitkilerde de geçerli olduğunu gösteren önemli bir kanıttı.”

Enquist, bunun üzerine organizmalarda kaynak dağılımı konusuna ağırlık verdi. Çok hücreli organizmalar besinleri vücutlarında dolaştırmak için dallara ayrılmış boru şeklindeki şebekeden yararlanır. Bitkilerde bu yapısal özellik damar sistemi olarak ortaya çıkarken, böceklerde trakeal (soluk borusu) dağılım şebekesi, omurgalılarda kan damarları olarak kendini belli eder. Bilim adamları Kleiber Yasası’nı işte bu şebekenin hidrodinamiği üzerinde kanıtlamaya çalışıyor.

Kalp atışlarının vücut kütlesine oranla bir çeyrek oranında azaldığı gerçeğini kabul eden West, küçük veya büyük, tüm hayvanlarda yaşamları boyunca kalp atış sayısının sabit olduğunu keşfetti. West’e göre kalp atış sayısı canlı türünün ait olduğu gruba göre değişiklik gösteriyor. Örneğin memelilerde bu sayı 1.5 milyar civarında.

Bu arada tüm organizmaların ortak noktası olan dağıtım şebekesinin evrensel özellikleri tespit edildi. Üç ana maddede özetlenen bu unsurlar şöyle sıralanıyor. İlk maddeye göre dağıtım şebekesi vücudun her noktasına ulaşmak zorunda; çünkü yeterince beslenemeyen doku ölür.

Beslenme şebekesindeki en ince borunun çapı türden türe değişiklik gösterirken, aynı türdeki organizmalarda çapın sabit kaldığı gözlenir. Bu ikinci özelliktir. Üçüncü özellik ise evrimin, sıvı şebeke içinde dolaşırken enerji kaybını en aza indirgemesidir.

Gizemli Düzen

Enquist, doğada izlenen bu mükemmel düzeni şöyle yorumluyor: ”Çeyrek kuvvet ölçek yasasının temeli matematiğe dayanır. Bu matematiksel modele göre organizmaların besin dağılım tablosu kesirli bir yapıya sahiptir. Kesirli bir yapıya sahip olan bu şebekenin gizi, organizmanın en ücra köşesine en verimli şekilde besin taşımasında yatmaktadır.”

Bu model, yalnızca memelilere özgüymüş gibi sunulmakla birlikte genel olarak diğer hayvanlara ve bitkilere de uygulanabilir. Ancak “Çeyrek Kuvvet Ölçeği Yasası” tek hücreliler kadar, çok hücrelileri de kapsadığı için, enerji nakli sisteminde kesirli bir yön bulunması olasılığı artar.

Biyologlar hücrede enerjinin nasıl üretildiğine ilişkin bilgiye sahip olmakla birlikte, bu enerjinin nasıl taşındığına ilişkin yeterli bilgileri yoktur. Şimdilik yalnızca mitokondriyalardaki enerji nakli konusunda bir şeyler bilen bilim adamları, enerji dağılımını sağlayan şebekeler konusunda yoğun incelemeler yapılması gerektiğine inanıyor.

Kesin olduğuna inandıkları tek nokta ölçekleme kuralının biyo- farklılığı doğurduğu. Başka bir deyimle, metabolik hızın tüm canlılarda aynı olması durumunda, vücut kütlesinin değişmesi son derece çarpık bir biyo-farklılık yaratabilirdi.

Dördüncü Boyut

Sonuçta, üçte-iki kuvvet ölçeğinin varlığı yaşamın dördüncü boyutunun kullanılmasına zemin hazırlıyor. Bu boyutun çalışma şekli şöyle: Doğal seleksiyon, türün enerji verimini en üst dereceye ulaştırıyor. Bu da şebekenin terminal tüplerinin (omurgalılarda kılcal damarlar) yüzey alanını çıkabileceği en üst dereceye vardırıyor.

Terminal tüplerin vücut kütlesiyle aynı oranda artmadığına dikkat çeken West, terminal tüplerinin vücut kütlesinden bağımsız olarak aynı kalmasının, doğal seleksiyonun dördüncü boyutu yaratmasına yol açtığına dikkat çekiyor.

Dolayısıyla organizmalar iki farklı uzaysal dünyaya sahip oluyorlar. Hepimiz üç boyutlu bir dünyada yaşıyoruz. Bu üç boyutlu dünya ile doğrudan temasta bulunan deri, vücut kütlesi arttıkça üçte iki oranında artış göstererek bu üç boyutlu dünyanın kurallarına mükemmel uyum sağlıyor.

West, işte bu noktada dördüncü boyutun ortaya çıktığını söylüyor: ”Bizim içsel anatomimiz ve fizyolojimiz, yani gerçek halimiz dört boyutlu bir dünyada yaşamaktadır. Dört boyutlu dünya yaşam süremizi, olgunluk yaşını, nüfus yoğunluğunu belirliyor. Çünkü sonuçta sistemin dinamiğini enerji kullanımı belirliyor. Sistemin tek bir organizma veya ekosistem olması bu gerçeği değiştirmez.”

Einstein Kuramları
Sicim (Tel) Kuramı Einstein’ın düşünü gerçekleştirebilir: 20. yüzyıl fiziğinin iki karşıt görüşünü bir araya getiren “Büyük Birleşik Kuramı” oluşturmak.

“Beni, yılların kör ve sağır hale getirdiği taş kesmiş bir nesne gibi görüyorlar” diye yakınıyordu Einstein, yaşamının son yıllarında. Ne yazık ki haklıydı. Einstein, yaşamının son otuz yılını “Birleşik Alan Kuramı ” nı üretme hayaliyle geçirdi. Bu kuramın denklemleri, birbirleriyle ilişkisiz gibi görünen elektromanyetizma ile kütleçekimi kuvvetleri arasında bir bağ kuracaktı.

Einstein, böylece iki karşıt evren görüşünü uzlaştırmayı umuyordu: “Genel Görelilik İlkeleri” nin tanımladığı (üzerinde yıldızların ve gezegenlerin hüküm sürdüğü) sorun çıkarmayan “sürekli” bir zaman-mekân alanı ile parçacıkların egemenliğindeki, uzlaşmaya yanaşmayan olağanüstü küçük ölçekli kuantum dünyası.

Einstein, bu konu üzerinde çok çalıştı, ancak başarıya ulaşamadı. Fizikçi meslektaşları hiç de şaşırmıyordu. Çünkü eskide kalmış bir bakış açısından yararlandığı için onun zaten boşa kürek çektiğini düşünüyorlardı.

Einstein tüm diğer fizikçilerin aksine, “Birleşik Alan Kuramı” nı oluşturmaktaki temel sorunu, Görelilik İlkelerinin değil, Kuantum Mekaniği’nin yarattığına inanıyordu. 1954 yılında fikrini şöyle dile getiriyordu: “Kuantum belası ile karşılaşmamak için başını görelilik kumuna gömen bir devekuşu gibi görünüyor olmalıyım”.

Ne var ki bugün, asıl sorunun Einstein’ın kuramından kaynaklandığını biliyoruz. Olağanüstü küçük ölçeklerde, Einstein’ın zaman ile mekânı (dolayısıyla gerçeklik) büyütecin altında süreksiz ve nokta nokta hale gelen, gazetedeki bir fotoğraf gibi oluyor.

Genel Görelilik Denklemleri, nedensellik ilkesinin yokolduğu ve bir parçacığın A noktasından B noktasına mekânda (Uzay’da) yolalmaksızın ulaştığı böyle bir ortamda işe yaramıyor. Böyle bir dünyada, gelecekteki olay ancak belli bir olasılığa dayanıyor; Kuantum Kuramı da bu olgu üzerine kurulu.

Einstein, kozmosun temelindeki yasaların bir kumar oyunu gibi düzenlediğini asla kabul etmedi. Bu yüzden de Birleşik Alan Kuramı’na ilişkin yazdığı makaleler ilkel kalmaya mahkûmdu. Ancak makaleler, fiziğin en temel problemine çözüm arıyordu. Bu problemin önemini kavramak konusunda Einstein, öylesine ileri görüşlüydü ki, fizik bilimi ancak bugünlerde ona yetişmeye başladı.

Yeni nesil bir grup fizikçi nihayet her şeyi (Einstein’ın deyişiyle “fiziksel gerçekliğin tüm öğelerini”) açıklayabilecek “Büyük Birleşik Kuramı” yaratma mücadelesine girdi. Bugün geldikleri noktaya bakılırsa, önümüzdeki yüzyılda, Einstein’ın 1900′lerin başlarında önderlik ettiğinden çok daha heyecan verici bir entelektüel devrime tanık olacağız.

Sicim Kuramı

Aslında bazı kuramsal fizikçiler kütleçekimini doğanın diğer temel kuvvetleriyle bütünleştirmeye yarayacak (en azından böyle görünen) kuramsal çerçeveyi oluşturmak konusunda ilk adımı attılar bile. Bu çerçeve popüler adıyla Sicim (Tel) Kuramı olarak biliniyor.

Sicim (Tel) Kuramı, Evren’i oluşturan en temel, bölünemeyecek kadar küçük bileşenlerin nokta gibi parçacıklardan değil, titreşen minyatür keman tellerine benzeyen sonsuz küçük (infinitezimal) döngülerden oluştuğunu öne sürer. “Sicim Kuramı ” nın öncüsü, İleri Araştırmalar Enstitüsü’nden Edward Witten, bu kuram için “20′inci yüzyılda tesadüfen bulunan bir 21. yüzyıl yapıtı” diyor.

Ancak asıl dert (gelmiş geçmiş en zor bilmeceyi çözene kadar) daha kaç tane farklı şeyle karşılaşacağımızı, ne Witten’in ne de bir başkasının bilememesi.

Columbia Üniversitesi’nden fizikçi Brian Greene’e göre sorunun temel nedeni, kuram oluşturulurken sondan başa doğru bir yol izlenmek zorunda olunması: “Fizikçiler çoğu kuramı oluşturmak için öncelikle her şeyi kapsayan genel bir düşünce yaratır, ardından bunu denklemlerle ifade eder” Greene, “Oysa biz halâ neyin ‘gerçek’olduğunu anlamaya çalışmakla meşguluz” diyor.

Kuantum Köpüğü

Sicim (Tel) Kuramı’na duyulan heves yıllar boyu sürekli değişkenlik gösterdi. 1970′li yıllarda oldukça ilgi görüyordu, ancak daha sonra birçok fizikçi Sicim Kuramı üzerinde çalışmayı bıraktı. Oysa Caltech’ten kuramsal fizikçi John Schwartzve Ecole Normale Superieure’deki meslektaşı Joel Scherkazimle çalışmayı sürdürüp, 1974 yılında sabırlarının karşılığını aldılar.

Geliştirdikleri denklemlerin umdukları türden parçacıkları değil, titreşen telleri (sicimleri) temsil ettiğinin zaten bir süredir farkındaydılar. İlk başta bu matematiksel hayaletlerin bir sorundan kaynaklandığını düşündüler. Ancak daha yakından incelediklerinde bu hayaletlerin graviton adlı (kütleçekimini taşıyan ve halâ kuramsal olan) parçacıklar olduğuna karar verdiler.

Parçacıkların yerine sicimleri (telleri) kullanmak, Genel Görelilik İlkeleri’yle Kuantum Mekaniği’ni bütünleştirmeye çalışan bilim adamlarını bezdiren problemlerin en azından bir tanesini çözdü. İşin böylesine zor olması, atomaltı ölçeklerde Uzay’ın (mekânın) sürekliliğini kaybetmesinden kaynaklanıyor.

Mesafeler inanılmaz ölçüde kısa olduğunda Uzay, sürekliliğini yitirir ve fokurdamaya başlar (Bazıları bu olguya Kuantum Köpüğü adını verir). Nokta gibi parçacıklar (gravitonlar da dahil) Kuantum Köpüğü’nde (okyanuslardaki büyük dalgalarla sürekli sallanan bir sal gibi) gelişigüzel savrulur. Oysa sicimler, birkaç dalgayı kaplayacak büyüklükleriyle bu tür rahatsızlıkları yaşamadan “okyanusta” yol alan minyatür gemiler gibidir.

Doğa, karşılığında bir bedel ödetmeden bilim adamlarını neredeyse hiçbir zaman ödüllendirmez. Bu ödül için ödenecek bedel ise olağanüstü karmaşık olan bir problemin üstesinden gelmek. SiciM Kuramı, bildiğimiz dört boyuta (yükseklik, genişlik, uzunluk ve zaman) yedi boyut daha eklemeyi zorunlu kılıyor.

Ayrıca tamamen yeni bir atomaltı parçacık sınıfına (süpersimetrik parçacıklara) ihtiyacımız var. Üstelik bir değil, tam beş tane farklı Sicim Kuramı var. Bilim adamları bu kuramların hiçbirinden vazgeçemeseler de, hepsinin aynı anda doğru olması olanaksız görünüyordu.

Ancak işin gerçekten de böyle olduğu ortaya çıktı.1995 yılında (yaşayan belki de en büyük fizikçi olan) Witten, tüm bu süpersimetrik Sicim Kuramlarının çok daha genel bir kuramın farklı öngörülerine karşılık geldiğini açıkladı. Yeni, daha kapsamlı olan kurama M Kuramı adını verdi.

Bu farklı bakış açısı meslektaşlarına güç verdi ve bir sürü araştırmaya esin kaynağı oldu; araştırmalar sayesinde bugün birçok bilim adamı Sicim Kuramı ‘nın doğru iz üzerinde olduğuna inanıyor. Kara Delik ve Genel Görelilik konularında uzman olan Caltech’ten Kip Thorne “Doğruluğun kokusunu alıyorum ve bunu hissediyorum” diyor ve ekliyor: “Bir kuramı geliştirmenin ilk aşamasında sezgilerinizi ve hislerinizi kullanmak zorundasınız”

M Kuramı : Büyük Birleşik Kuramı mı?

Witten, M Kuramı’ndaki M harfinin çok şeyi ifade ettiğini söylüyor: Matrix (“kalıp”, bir cisme şekil veren şey), mystery (gizem) ve magic (sihir).

Ancak şimdi listesine murky’i de (bulanık, anlaşılması güç) ekledi. Neden mi? Çünkü Witten bile M Kuramı’nın tam anlamıyla ne olduğunu ifade eden tüm matematiksel denklemleri oluşturamıyor.

Witten, M Kuramı’nın (öngörü yeteneğine sahip) tam bir kuram haline gelebilmesi için onlarca yıl geçebileceğini düşünüyor. “Bu tıpkı dağlarda yürüyüş yapmak gibi birşey” diyor

Witten düşüncelere dalarak, “Bir geçidin zirvesine ulaştığınızda yepyeni bir manzarayla karşılaşıyorsunuz. Manzarının tadını çıkartıyorsunuz, ancak çok geçmeden acı gerçek ortaya çıkıyor: Henüz asıl varmak istediğiniz noktadan çok uzaktasınız”.

11 Boyutlu Bir Dünya

Einstein bir dahiydi elbet, ancak çok şanslıydı da. Genel Görelilik Kuramı’nı geliştirirken, yalnızca üç uzaysal boyutu ve bir de zaman boyutu olan bir dünyada çalışıyordu. Sonuçta kendi denklemlerini üretmek ve çözmek için aşırı karmaşık bir matematik kullanmak zorunda değildi.

M Kuramı ile uğraşanlar ise “zar (brane)” adı verilen tuhaf parçacıklarla dolu 11 boyutlu bir dünyada çalışmak zorunda. Bu terminolojide sicim, tek boyutlu “zarlara (brane)”, membranlar (membrane) ise iki boyutlu zarlara (brane) karşılık geliyor. Daha fazla boyutlu “zarlar” bulunsa da henüz Witten bile bunlarla nasıl başa çıkacağını bilemiyor. Bu “zarlar” bükülüp katlanarak, üzerinde çalışanları çileden çıkaran bir sürü garip biçime bürünüyor.

Gelecek Umut Dolu

Öyleyse bu garip şekillerden hangileri Evren’in temel yapılarını oluşturuyor? Sicim Kuramı’yla uğraşan teorisyenlerin bu konuda henüz hiçbir ipuçları yok. M Kuramı’nın dünyası öylesine alışılmadık ki, bilim adamları aynı anda hem fizik hem de matematik cephesinde savaşmak zorunda kalıyor.

Belki de Isaac Newton’ın hareket yasalarını oluşturabilmek için diferansiyel ve integral hesabını geliştirdiği gibi, onlar da yeni hesap yöntemleri geliştirmek zorunda kalacak. Üstelik Sicim Kuramı’nın, Kuantum Mekaniği’ndeki gibi deneysel kanıtları da yok.

Önümüzdeki 10 yıl içinde bu durum değişebilir. ABD ve Avrupa’daki dev parçacık çarpıştırıcılarında yapılacak deneyler sonucunda süpersimetriye ilişkin doğrudan kanıtlar ortaya çıkabilir. Bu deneyler, belki de farklı boyutların varlığını da kanıtlayacak. Acaba Einstein böyle çılgın fikirlerin olduğu bir çağda yaşasaydı ne düşünürdü?

Columbia Üniversitesi’nden Greene “Einstein buna bayılırdı” diyor. Greene’e göre, eğer genç Einstein, profesyonel kariyerine 1900′lü yıllarda değil de bugün başlasaydı, Kuantum Mekaniği’ne duyduğu güvensizliği yenerdi. Ayrıca zarları, süpersimetrik parçacıkları ve süpersicimleri benimserdi.

Hatta, geleneksel düşünme tarzını aşmak ve dünyayı hiç alışılmadık yönleriyle algılamak konularında böyle insanüstü bir yeteneği olduktan sonra, Büyük Birleşik Kuramı yaratan kişi de o olabilirdi. Einstein’ın “bitmemiş entelektüel senfonisini” tamamlamak için belki de bir “Einstein” daha gerekecek.

Eylemsizlik Teorisi
Eğer maddesel bir noktanın yeri mutlak bir koordinat eksenler sistemine göre tarif edilirse ve bu maddesel nokta dışarıdan başka cisimlerin etkisi altında bulunmuyorsa bu nokta ivmesiz olarak hareket edecektir; yani ya yani ya hareketsiz duracak veya bir doğru üzerinde sabit bir hızla hareket edecektir.

Newton’un bu ifadesi şöyle açıklanabilir: Bir kuvvetin uygulanmasıyla durumunu değişmeye mecbur edilmediği takdirde, her cisim bulunduğu hareketsiz halinde veya düzgün hareket halinde kalır.Yani daha açık söylemek gerekirse: Hareketsiz halde duran ya da sabit bir hızla hareket etmekte olan bir cisme, herhangi bir başka kuvvet uygulanmadığı sürece bu durağan halini ya da sabit hızlı halini korur.(Otobüs birden durduğunda yolcuların birden öne doğru savrulduklarına dikkat etmişsinizdir. Savrulmanın nedeni, yolcuların durma anından önceki sabit hızlı hareketlerini sürdürmeleridir.)

Bütün deneylerimiz gösterir ki; nerede ve ne zaman bir ivme meydana gelirse, bu ivme iki sebebin yalnız birinden veya her ikisinden dolayı meydana gelir. Bu ivme, kullanılan sistemin mutlak bir eksenler sistemi olmadığından veya başka cisimlerin etkisinden veya her iki sebepten ötürü olabilir. Başka bir sebep mümkün değildir.

Bu iki sebebin mevcut olmaması halinde, maddesel noktanın ivmesi bulunmayacağı hakikati, bazen her noktanın eylemsizliği vardır sözü ile ifade edilir ve bu sebepten mutlak bir eksenler sistemine eylemsiz sistem denir.

Kanunun kendisi, eylemsiz bir sisteminin anlamını genişletmemize imkan verir. Dolayısıyla, herhangi bir S1 eksenler sistemi mutlak bir eksenler sistemine göre ivmesiz olarak hareket ediyorsa, bir P maddesel noktasının S1 sistemine göre ivmesi mutlak bir sisteme göre ivmesinin aynı olacaktır; yani S1 de eylemsiz bir sistem olacaktır. Böylece birinci kanun doğru ise, yukarıda sözü geçen S sistemi çok büyük bir ihtimalle eylemsiz bir sistemdir.

Birinci hareket kanunu, eğer P maddesel noktası başka bir cisim veya cisimlerin etkisi altında kalıyorsa ve bu etkiler birbirini yok etmiyorlarsa, P’nin eylemsiz bir eksenler sistemine göre hareketine ivme verilmiş olacaktır. Başka cisimlerin etkisi altında kaldığı zaman P maddesel noktası kuvvet etkisi altındadır denir. Birinci kanuna göre, bu takdirde , kuvvet sadece ivme ortaya çıkaran bir şeydir. Bu ancak başka cisimler tarafından uygulanır ve ortaya çıkardığı ivme ile ölçülür. Biz kuvvetleri verilen bir veya başka başka (fakat belli) maddesel noktalar üzerinde meydana getirdikleri ivmeleriyle karşılaştırabiliriz.

Genel Görelilik Kuramı
Genel Görelilik Kuramı Einstein’ın en büyük başarısı idi; klasik, deterministik dünya görüşünün gününü dolduruşunu temsil ediyordu. Einstein, uzay, zaman ve madde fikirlerini modern biçimlerine getirerek Newton fiziğinin ötesine giderken, fiziğin çerçevesi tamamen deterministik idi. Newton evreninin büyük saati Einstein tarafından değiştirilmişti -çarklar ve bölümler farklıydı- fakat, Einstein saatin hareketinin hala sonsuz geçmiş ve gelecekte tamamen önceden belirli olduğu konusunda Newton ile anlaşıyordu.

Genel Görelilik Kuramı Nasıl Geliştirildi?

Genel Görelilik Kuramı’nı bir tek kişinin yaratmış olduğuna inanmak zordur. Kuram, uzay, zaman, enerji, madde ve geometriyi muazzam bir ufku ve anlamı olan uyumlu bir bütün halinde birleştirmektedir.

Einstein, Zürih’te iken ve Berlin’deki ilk yıllarında, fizikte pozitivizmin büyük savunucusu olan filozof fizikçi Ernst Mach’ın entellektüel etkisi altında kalmıştı.

Mach, kuramsal fizikçilerin, fizikte deneysel işlemlerle kesin, doğrudan bir anlam kazandırılamayan herhangi bir fikir kullanmamaları gerektiğini düşünüyordu. Deneysel dünyayla ilgisi olmayan fikirler, fiziksel kuram için yüzeysel olarak değerlendiriliyordu. Mach’ın yöntemi yeni fiziğin gelişiminde önder bir kuvvet oldu.

Einstein, bu yöntemin ustasıydı. Einstein’ın uzay ve zaman tanımlarını hatırlayın: uzay bir ölçü çubuğu ile ölçtüğümüz şeydir. Ölçme işine doğrudan başvuran bu tanımlar, uzay ve zaman kavramlarının yüzyıllardır taşımış oldukları tüm aşırı felsefi bagajı kesip attılar. Pozitivist, yalnızca, ölçme gibi doğrudan işlemler yoluyla bildiğimiz şeylerden söz etmekte ısrar eder. Fiziksel gerçeklik, kafalarımızdaki fantezilerle değil, fiili deneysel işlemlerle tanımlanır.

Ancak Einstein, Berlin’e yerleştikten sonra, katı pozitivist tutumdan uzaklaştı ve bu durum, kısmen, iş arkadaşı Planck’ın ikna edici tezlerinin sonucunda oldu. Aynı zamanda Einstein’in Genel Görelilik Kuramı konusundaki başarısı ve ona ulaşmak için kullanmış olduğu düşünce yöntemi, onu katı pozitivist yöntemin sınırlılıkları konusunda ikna etti.

Einstein bir pozitivist olarak kalmış olsaydı, genel Görelilik Kuramı’nı keşfetmiş olup olmayacağı şüphelidir. Einstein daha sonra, kendisinin Berlin’de patent ofisinde çalıştığı günlerden arkadaşı olan filozof Maurice Solovine’e yazdığı bir mektupta, kendi yöntemini anlattı. Bu yöntem Einstein’ın önerme yöntemi olarak isimlendirilebilir.

Genişleyen Evren’in Gözlenmesi

Einstein, genel Görelilik Kuramı’nı, Evren’in bütününe uyguladı. Sonlu ve sınırsız bir Evren modeli kurdu ve bunun matematiksel yapısını geliştirdi. Amerikalı astronom Edwin Powell Hubble (1889-1953), 1920′li yıllarda Evren’in yaşı, oluşumu ve dağılımı konusunda çalışmaları başlatan bilim adamı.

Hubble, 1929′da yaptığı gözlemlerle uzak gökadalarının ışığının kırmızıya kaydığını, buradan kalkarak da bunların Dünya’dan uzaklaştığını ortaya koydu. Evren genişliyordu. Oysa Einstein’in evreni durağandı.

Kuram, büyük kütlelerin yakınından geçen ışık ışınlarının kütleçekim alanının etkisiyle eğileceğini, bu nedenle de uzak bir yıldızın ışığının Güneş’in kenarından geçerken yapacağı sapmanın hesaplanabileceğini öngörüyordu. Birinci Dünya Savaşı ve kötü hava koşulları, ilk gözlemin yapılmasını engelledi. Kuram’ın ilk genel kanıtları iki İngiliz bilim adamından geldi: 29 Mayıs 1919′da Güney Afrika’da (Gine Körfezi’ndeki bir adada) ve Brezilya’da gözlenen Güneş tutulmaları sırasında elde edildi.

Sonuçlar tam Genel Görelilik Kuramı’nı kanıtlayacakken, iki ayrı yerin sonuçları birbirine ters düşüyordu. Daha sonraları da gözlemler ve deneyler, onu doğrulamaya devam etti. 1922′de Güney Afrika ve Brezilya’dan alınan verilerin farklı souçlar vermesi üzerine Lick Gözlemevi’nin yöneticisi William W. Campbell, bir sonraki tutulmayı izlemek için Avustralya’ya gitti.

Tutulma, yaklaşık beş dakika izlenebildiği için “Naif yıldızlarda kaydedilebilecek; böylece Güneş’e yakın gözlenebilir yıldızların sayısı artacaktı” diye açıklama yapıyor Osterbrook ve “gözlem yapanlar ‘etkiyi ölçmek için daha iyi bir şans’elde edecekler” diyor.

12 Nisan 1923′te, Campbell, yıldızların görüntülerinin yerleşimleri iki durum için, yani tutulma ve gerçek gece durumundaki yıldızların farklılık gösterdiğini keşfetti. ” Einstein’in tahminleriyle karşılaştırıldığında Güneş kenarındaki yıldız ışıkları 1.75 saniyelik bir açıyla saptırılıyor olması, verilen Görelilik Kuramı’na yaklaşabildiğinin bir kanıtıdır” diyordu.

Garip ama, Campbell, kendisini göreli bir Evren’de bulmak istemiyordu. “Tanrım umarım doğru değildir” diyordu. Einstein, tabii ki, göreliliği Evren’in normu olarak görüyordu. Doğrusu Kuram’ın doğruluğu kanıtlandığında “Ama ben zaten Kuram’ın doğru olduğunu biliyordum” diyecekti öğrencisi Schneider’a.

Schneider, Einstein’”eğer tutulmalar, Kuram’ı doğrulamasaydı ne olurdu” diye sorduğunda Einstein ” O zaman Tanrı’dan özür dileyerek, Kuram doğru derdim” diyordu.

Genel Görelilik ve Evren Modelleri

Roger Penrose: “Sizlere Einstein’in kütleçekim kuramının temel yapıtaşlarını hatırlatmak istiyorum. Temel yapıtaşlarından birisi Galilei’nin Eşdeğerlik İlkesi adıyla bilinir. Galilei Piza Kulesi’nin tepesinden biri büyük biri küçük iki taş bırakıyor. Bu deneyi gerçekten gerçekleştirmiş olsa da olmasa da, kendisi, hava direncinin yarattığı etkiyi görmezden gelmek koşuluyla, her iki taşın da yere aynı anda çarpması gerektiğini gayet iyi anlamıştı.

Eğer bu taşlar beraberce aşağı doğru düşerlerken bir tanesinin üstüne oturup diğerini seyretme imkanınız olsaydı, onu önünüzde, havada asılı bir halde dururken görecektiniz. Uzay seyahatlerinin yapıldığı günümüzde buna benzer durumlara fazlasıyla alışığız.

Einstein’in Kuramı, bize yerçekimin ortadan kalktığını değil, yerçekimi kuvvetinin ortadan kalktığını söylemektedir. Geriye bir tek şey kalıyor, o da kütle çekiminin yarattığı gelgit etkisi.

Bu etkiye gel git etkisi denmesinin çok makul bir nedeni vardır. Eğer Yerküre’yi Ay’la, parçacıklardan oluşan küre biçimindeki kabuğu da, okyanusların kapladığı Yerküre ile değiştirecek olursanız, o zaman, Ay’ın okyanusların yüzeyi üzerinde Yerküre’nin parçacıklardan oluşan küresel kabuğa uyguladığı etkiye benzer bir kütleçekim etkisi yarattığını görüyoruz.

Ay’a yakın konumda bulunan deniz yüzeyi, Ay’a doğru çekilirken, Yerküre’nin arka yüzünde kalan denizler adeta uzağa doğru itilirler. Deniz yüzeyinin Yerküre’nin her iki tarafında bel vermesinden ve denizde her gün iki kez oluan yükselmeden bu etki sorumludur.

Einstein’in Genel Görelilik Kuramı’nı keşfinin öyküsü, kıssadan hisse önemli bir ders içermektedir. Bir bütün halinde ilk formülleştirildiği tarih 1915′tir. Herhangi bir gözlemsel ihtiyaç sonucunda değil, birtakım estetik geometrik ve fiziksel kaygıların güdüsüyle geliştirilmişti. Temel yapıtaşlarını, farklı kütlelere sahip taş parçalarının aşağı bırakılması nedeniyle örneklenen Galilei’nin Eşdeğerlik İlkesi ve uzay-zaman eğriliğini tanımlamada doğal bir yol olan Öklit-dışı geometrilerin kendine esas aldığı fikirler oluşturmaktaydı. 1915′lerde yapılan gözlemsel çalışmaların bu konuyla pek bir ilgisi yoktu.

Genel Göreliliğin Öngörüleri ve Test Edilmeleri

Genel Görelilik, son biçimi ile formülleştirildiğinde, Kuram’ın kilit noktasında gözleme dayalı üç adet sınamaya yer verdiği görüldü.

Birincisi: Merkür Gezegeni’nin yörüngesinin günberi noktası yer değiştirmekte ve diğer gezegenlerin etkileri hesaba katılsa dahi, Newtoncu kütleçekim etkileşimleri ile açıklanamayan bir dönüş hareketi yapmaktadır. Genel Görelilik, bu kaymayı olağanüstü bir şekilde öngörmekte ve açıklamaktadır.

İkincisi: Işık ışınlarının izledikleri yollar, Güneş’e yaklaştıkça Güneş’e doğru eğrilir (bükülür). Bu da 1919′daki Güneş tutulmasını gözlemlemek amacıyla Arthur Eddington’un başkanlığında gerçekleştirilen ünlü yolculuğun gerçekleştirilme sebebidir. Eddington, yaptığı gözlemler sonunda Einstein’in öngörüsünü destekleyen sonuçlar elde etmiştir.

Üçüncüsü: Kuram, bir kütle çekim etkisi altında saatlerin daha yavaş işleyeceğini öngörmekteydi. Yani yere yakın konumda bulunan bir saat, bir kulenin tepesinde bulunan bir saate göre daha yavaş çalışmalıydı. Bu etkinin de deneysel olarak ölçümü yapılmıştır. Oysa bütün bunlar, o kadar da etkiliyici testler/sınamalar sayılmaz. Çünkü söz konusu bu etkiler her zaman hem çok küçüktür, hem de aynı sonuçlar pekala başka kuramlar tarafından da öngörülebilirdi.

Şimdilerde ise durum artık dramatik ölçüde değişmiştir. Yaptıkları son derece olağanüstü bir dizi gözlemden dolayı Hulse ve Taylor 1993 yılında Nobel Ödülü’nü aldılar.

Bir de Genel Görelilik’e özgü olan ve Newtoncu kütleçekim kuramında hiç mi hiç bulunmayan bir başka özellik vardır. Buna göre, birbiri etrafında dönme hareketi yapan cisimler, kütleçekim dalgaları halında enerji yayar. Bunlar ışık dalgalarını andırsalar da, aslında elektromanyetik alan içinde değil, uzay-zaman içinde oluşan dalgalanmalardır.

Bu dalgalar, sistemden sürekli olarak enerji çeker. Enerjinin çekilme hızı, Einstein’in kuramına başvurularak kesin olarak hesaplanabilir. İkili nötron yıldızı sistemindeki enerji kaybının bu yolla hesaplanan hızı, yapılan gözlemlerle tastamam uyuşuyor. Bu durum, son yirmi yılı aşkın süredir yapılan gözlemlerce, bu nötron yıldızlarının yörünge periyotlarında ortaya çıkan hızlanmaya ilişkin ölçüm sonuçlarında görülmektedir.

Sözkonusu sinyallere ilişkin zamanlama öyle şaşmaz bir doğrulukla saptanmaktadır ki, son yirmli yılı aşkın bir süre boyunca kuramın bilinen doğruluk derecesinin on üzeri ondörtte bir dolaylarında olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu, Genel Görelilik’i bilim tarihi boyunca en duyarlı biçimde sınanan kuram olma konumuna getirmektedir.

Bu öyküde kıssadan hisse bir ders var. Einstein’ı, ömrünün sekiz yılını ya da belki daha fazlasını harcayarak Genel Kuramı geliştirmeye motive eden etkenler, gözlem ve deney sonuçları değildi. İnsanlar zaman zaman şu sözleri dile getirmektedirler:

“Aslında, fizikçiler elde ettikleri deney sonuçları çerçevesinde biçimsel bir düzen arayışı içerisine girerler ve birgün gelir bu sonuçlarla uyuşabilecek zarafette bir kurama ulaşırlar. Bu, fizik ile matematiğin birbirleriyle neden bu kadar iyi geçindiklerini açıklamaya yeterli olsa gerek”.

Oysa sözünü ettiğimiz durumda işler hiç de bu şekilde yürümedi. Kuram, özgün biçimiyle hiçcbir motive edici gözlem bulgusuna dayanmadan geliştirildi ve ortaya matematiksel açıdan çok zarif ve fiziksel açıdan da son derece iyi motiflenmiş bir kuram çıktı. Buradaki ana fikir şudur: matematiksel yapı zaten Doğa’nın kendisinde mevcuttur ve kuram asılnda uzayda ait olduğu yerde durmaktadır; bu, herhangi birinin Doğa’ya zorla dayattığı bir şey değildir.

Bu, bu bölümde esas alınan ana noktalardan bir tanesidir. Einstein, zaten yerli yerinde duran bir şeyi açık seçik hale getirmiş oldu. Üstelik, keşfettiği fizik öylesine bir fizik değil, Doğa’da en temelden sahip olduğumuz bir şey:uzayın ve zamanın doğası.

Genel Görelilik’te, fizik dünyasının sergilediği davranışların temelerini gerçekten de olağanüstü kesin derecede kesin bir biçimde belirleyen bir yapıyla karşı karşıya bulunmaktayız. Gerçi Doğa’nın ne yönde davrandığına dikkat etmenin önemi açıkça ortada ise de, dünyamızın sözü edilen temel özellikleri çoğunlukla bu yolla keşfedilmemektedir.

Yalnız bu aşamada bütün diğer nedenler açısından cazip görünen, gelgelelim gerçeklerle uyuşmayan kuramlar yumurtlamamaya dikkat edilmelidir. Oysa burada elemizde, gerçeklerle fevkalede şaşmaz bir biçimde uyuşan bir kuram bulunmaktadır. Kuram’ın içerdiği doğruluk derecesi, Newtoncu Kuram’ın erişebildiği basamak sayısının iki katıdır.

Bir başka deyişle, Newtoncu Kuram’ın duyarlılığı on milyonda birlik bir doğruluk derecesinde iken, Genel Göelilik için bu oranın on üzeri ondörtte bir olduğu bilinmektedir. Bir kuramdan ötekine sağlanan iyileşme, Newton’un kendi kuramının içerdiği doğruluk derecesinde 17. yy’dan bugüne dek geçen zaman içinde görülen artış mertebesindedir. Newton, kendi kuramının binde birlik bir duyarlılıkla doğru olduğunu bilmekteydi; şimdi ise bu duyarlılığın on milyonda bir olduğu bilinmektedir.

Kaynak: http://www.paylasimciforum.com



Facebook Üzerinde İş Yapmak İçin 30+ Uygulama

Facebook’ta ki iş hayatımızı bu uygulamalar şekillendiriyor…

Networked Blogs App- Bu uygulama profil sayfanızda ya da kutularınız üzerindegörüntüleniyor ve blogunuzu ya da okumak istediğiniz diğer bloglarıiçeriyor. Özellikle kendinizi ve değer verdiğiniz kullanıcılarıtanıtmak için mükemmel bir yöntem.
Notes (Öntanımlı Uygulama)- Bu uygulama profilinizin sağ kısmında bulunuyor. Tek yapmanız gerekenRSS besleme adreslerinizi eklemek ve arkadaşlarınızın beslemelerinitakip etmek. Blogunuz ya da takip ettiğiniz blog güncellendiğinde,ilgili makale sizin beslemeniz üzerinde beliriyor.
RSS Connect – Bu uygulamayı ya profiliniz üzerinde bir kutu içinde ya da daha da iyisi kendi sekmesi altında kullanabilirsiniz.
Simplaris BlogCast – Blogunuzun başlığını eklemek ya da beslemenize bağlantı vermek için hızlı ve kolay bir çözüm.

Kurumsal / Kişisel Tanıtım

Define Me- Diğerlerinin sizin kurumunuzu tanıtmak için kullandıklarıkelimelerden oluşmuş bir kelime bulutunu gösteriyor. İçerik, hedefkitlenize ve kullanıcılarınıza göre değişmekle birlikte en yakınarkadaşınız ya da can düşmanınız tarafından değiştirilebilir o yüzdendikkat.
GLPrint Business Cards – Bu uygulama sayesinde dijital şirket kartları oluşturmanız mümkün.
IEndorse- Tavsiyeler şirketinizin değerini önemli ölçüde arttırır. bu uygulamasayesinde Facebook müdavimlerinin şirketiniz hakkında yorumyapabilmelerini sağlayabilir, ya da şirketnizi IEndorse kurumsalveritabanı üzerinde şirketinizi bulabilirler.
My BusinessBlinkWeb- Kendinizi ya da şirketinizi tanıtan bir widget hazırlayın vediğerlerinin de o widget’i profilleri üzerine eklemelerini sağlayın.Diğer bir deyişle bu uygulama sayesinde arkadaşlarınızı,müşterilerinizi ya da kullanıcılarınızı birer reklam panosu halinedönüştürebilirsiniz.
Professional Profile- İletişim kurduğunuz tüm profesyoneller için bir sekme oluşturun veorada işinize yönelik tüm bilgileri listeleyin. Özellikle kişisel vekurumsal yanınızı Facebook üzerinde ayrı ayrı yönetmek isteyenler içinideal.
Posted Items (Öntanımlı Uygulama)- Bu uygulamayı profilinizin sağ üst kısmında bulabilirsiniz. Uygulamasayesinde İnternet üzerinde görüp beğendiğiniz herhangi bir şeyiprofilinize göndererek arkadaşlarınızla paylaşabilirsiniz. Videolar,bloglar ve hatta siz ya da şirketiniz hakkında aklınıza gelen her şeyibu uygulama aracılığı ile paylaşabilmeniz mümkün.
Testimonials – Tıpkı IEndorseuygulaması gibi bu uygulamayı da müşterilerinizden tavsiye toplamakiçin kullanabilirsiniz. Ancak bu uygulamanın IEndorse’de olduğu gibifirma aramak için kullanabileceğiniz bir veritabanı bulunmuyor.

İletişim

CalliFlower – Ücretsiz konferans aramaları!
Smart Phone – Telefondan telefona aramalar ve hatta bazı konferans görüşmelerini Facebook profiliniz üzerinden yönetebilirsiniz.
Smart Message Center- Bu uygulama aracılığı ile bir kişi ya da kişilere mesaj gönderebilirve ardından topladığınız verileri tek bir sonuç penceresi altındagönderebilirsiniz. Özellikle bilgi toplamak ve ardından tüm bu verileritek bir sayfada otomatik olarak listeleyebilmek açısından kullanışlı.Tahmin edebileceğiniz üzere sonuçları PDF, RSS ya da XLS biçimindealabilirsiniz.
Telephone- Facebook üzerinden konuşun, anında mesajlaşın ya da sesli mesajbırakın. Bir telefondan daha çok bir cep telefonu derdim ama siz benimne demek istediğimi anladınız.
Voice Mail- Sesli mesajlaşma, sesli sohbet, ses destekli duvar mesajları ve çokdaha fazlası. Profilinize ses ekleyin ya da profilinize sesli mesajlarbırakılabilmesini sağlayın.
Networking

Introductions- Eğer yeni insanlarla tanışmakta iyi değilseniz o zaman bu uygulamasizi onlara tanıtıyor ve siz o zorlu ilk sohbet dakikalarını kolaylıklaaşabiliyorsunuz.
My LinkedIn Profile – LinkedIn profil bilgilerinizi içeren bir damga oluşturuyor ve onu Facebook profilinize yerleştiriyor.
SocialFly- Çevrimiçi kişileriniz hakkında notlar oluşturun, onlarla iletişimkurmak için hatırlatıcılar ayarlayın ve kişilerinizi yönetin. Özellikleiş için iletişim halinde olduğunuz kişiler ile ilişkinizi güncel tutmakiçin birebir.
Tag Biz Business Network- Profilinize sizi açıklayıcı bir etiket bulutu yerleştiriyor vearkadaşlarınızın profiline katkıda bulunabilmenizi sağlıyor. Buetiketler Tag Biz dizinine bağlantı içeriyor ve bu sayede sizinle aynıetiketlere sahip benzer alanlarda faaliyet gösteren kişiler ileiletişim kurabilmenizi sağlıyor.
Workin’ It!- İş deneyiminizi potansiyel iş verenler ya da müşterileriniz ilepaylaşabilir ve iş arkadaşlarınızdan ya da diğer arkadaşlarınızdantavsiye yazıları isteyebilirsiniz.
Xing – Xing hesabınıza bağlanabilen bu uygulama sayesinde Xing’in networking özelliklerini Facebook’a entegre edebilirsiniz.
Birlikte Çalışma

Huddle by WorkSpaces- Belgelerinizi depolayın ya da paylaşın, planlar yapın, projelerekatılın ve çok daha fazlasını yapın. Bu uygulama LinkedIn tarafındangeliştiriliyor.
My Office – Bu sanal ofis sayesinde herkes aynı sayfa üzerinden belgeleri ve görevleri paylaşarak birlikte çalışabilecekler.
Ses / Görsel

Facebook Video (Öntanımlı Uygulama) – Sunum videolarını, ürün tanıtımlarını ve hatta şirket reklamlarını paylaşın.
PodCast Player – Profiliniz üzerinden ses kayıtlarını ya da şirketinizin podcast arşivini paylaşın.
SlideShare- Eğer zaten SlideShare uygulamasını sunumlarınızı paylaşmak içinkullanıyorsanız, o zaman ilgili uygulamayı Facebook hesabınızlabirleştirebilirsiniz. Eğer kullanmıyorsanız o zaman bir an öncekullanmaya başlayıp profiliniz üzerinden sunumlarınızıyayımlayabilirsiniz.Kaynak: http://www.paylasimciforum.com



Eski çağ da Bilim…

Eski çağlardaki bilimleri bölge bölge ele aldık ve şu şekilde açıklıyoruz…

A. Çin’de Bilim

Çin Uygarlığında bilimsel faaliyetin başlangıcı M.Ö. 2500′lere kadar götürülebilir. Zaman zaman sınırları Hindiçini de içine alan, zaman zaman ise sadece Sarı Irmak civarında ufak bir devlet seklinde görülen Çin, ilk insan kalıntılarının (Sinantropus Pekinensis) bulunduğu yerlerden biridir. Çin uygarlığı, genellikle, kapalı bir uygarlık olarak nitelendirilmiştir. Ancak Türklerle ve Hintlilerle yakın ilişki içinde oldukları bilinmektedir. Bu etkileşim sonucunda Türklerin kullandıkları On İki Hayvanlı Türk Takvimi’ni benimsemişlerdir. Hint uygarlığından ise, özellikle matematik konusunda etkilendikleri bilinmektedir. On ikinci yüzyıldan itibaren yapılan seyahatler sonucunda, matbaa ve barut gibi teknik buluşlar, Avrupa’ya Çin’den götürülmüstür.

Çin’de kullanılan sayi sistemi on tabanlıdır. Ayrıca, işlem yapmalarını kolaylaştıran, abaküs ve çarpım cetveli gibi bazı basit aletler de kullanmışlardır. Diğer uygarlıklardan farklı olarak Çin’de daha çok aritmetik ve cebir bilimleri gelişme göstermiş ve hatta geometri problemleri bile bu iki disiplinden yararlanılarak çözülmeye çalışılmıştır.

Çin astronomisi, diğer uygarlıklardan bazı temel farklılıklar gösterir; takvim hesaplamalarında, diğer uygarlıkların Güneş veya Ay’ı esas almalarına karşın, Çin uygarlığında yıldızlar esas alınmıştır ve diğer sistemlerde yıllık hesaplamalar kullanılırken, burada günlük hesaplamalar kullanılmıştır. Ayrıca Çinlilerin, temel koordinat düzlemi olarak ekliktik düzlemi yerine ekvator düzlemini benimsedikleri görülmektedir. Çin astronomisi, bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, bir yıldız astronomisidir ve gözle görülebilen yıldızların yanında, kuyruklu yıldızlar ve kutup yıldızı hakkında ayrıntılı bilgiler içermektedir. Teknik açıdan da devrine nispetle oldukça gelişmiş bir düzeyde bulunan Çin astronomisinde, Galilei’den önce Güneş lekeleri konusunda bilgi verildiği görülmektedir (M.Ö. I. yüzyıl). Ayrıca astronomi metinlerinde, meteor ve meteoritler ile nova ve süpernovalar hakkında kayıtlara da rastlanmaktadır.

Çin tıbbi, evren, doğa ve insan arasında sıkı bir ilişkinin bulunduğu anlayışına dayanır. Çinli düşünürler, evrenin sürekli bir oluşum içinde olduğuna inanırlar; onlara göre, bu sürekli devinim daima bir başlangıça dönüşü içerir. Evrensel sistemin bir parçası olan insan, ikilem gösteren yine ve yang ilkesinin (iyilik ve kötülük, hastalık ve sağlık gibi) etkisi altındadır. Geleneksel Çin tıbbının tedavi şekillerinden olan masaj ve akupunktur yöntemleri günümüzde de kullanılmaktadır.

B. Hindistan’da Bilim

Hindistan’daki bilimsel etkinliklerin başlangıcını M.Ö. 5000′lere kadar geriye götürmek mümkündür; ancak bilim gibi düzenli bir bilgi topluluğunun oluşumu için yaklaşık M.Ö. 2500′leri beklemek gerekmiştir. Erken dönemlere ilişkin bilgileri Vedik metinlerden ve nispeten daha geç tarihli olan Siddhantalardan edinmek olanaklıdır.

Hindistan’da kullanılan sayi sistemi, on tabanlı (yani desimal) olup, erken tarihlerden itibaren konumsal rakamlandırma yönteminin benimsendiği görülmektedir. Sıfırı ilk defa Hintli matematikçiler kullanmıştır. sayı sistemindeki bu erken tarihli gelişme, aritmetiğin gelişim hızını büyük ölçüde etkilemiştir.

Daha sonra Pythagorasçilara mal edilecek olan Pythagoras Teoremi’nin çözümü ile ilgili erken çözüm örneklerine Hintlilerin geometrik metinlerinde rastlamak mümkündür.

Cebir alanında birinci ve ikinci derece denklem çözümleriyle ilgilenmişler ve trigonometri alanında ise, sinüs ve kosinüs fonksiyonlarını kullanmışlardır.
Daha sonra Hintlilerin aritmetik, cebir ve trigonometri konusundaki bilgileri Sanskrit dilinden Arapça’ya yapılan çeviriler yoluyla İslâm Dünyası’na aktarılacak ve buradaki bilimsel uyanışta önemli bir rol oynayacaktır; on ikinci yüzyıldan itibaren Arapça’dan Latince’ye yapılan çeviriler sonucunda ise, Hıristiyan Dünyası bu bilgilerle tanışacaktır.

Hintlilerin evreni Yer merkezlidir ve astronomiden söz eden metinlerde Ay ve Güneş’in hareketleri ve tutulmaları, Yer, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’ün hareketleri, Yer ve Güneş’in birbirlerine uzaklıkları hakkında ayrıntılı bilgiler verilmiştir. M. S. besinci ve on ikinci yüzyıllar arasında konuyla ilgili yapmış oldukları çalışmalarda ise, trigonometrik oranları da dikkate almak suretiyle, Güneş-Yer, Ay-Yer uzaklıklarını, Güneş, Ay ve diğer gezegenlerin konumlarını ve dolanım periyotlarını hesaplamaya çalışmışlar ve bunlarla ilgili sayısal değerleri içeren eserler bırakmışlardır. Bunlardan Aryabhata adındaki bir astronom ilk defa Yer’in kendi etrafındaki hareketinden söz etmiştir.

Hint tıbbi, başlangıcından itibaren Hint felsefesi ve kozmolojisiyle iç içe gelişmiştir. Onlara göre, canlı varlıklar evrenin küçük bir modelidir ve doğadaki diğer varlıklar gibi, toprak, su, hava, ateş ve eterden meydana gelmiştir. M.Ö. üçüncü yüzyıldan itibaren gelişen tıpla ilgili sistemler konuya yeni bakış açıları getirmiştir. Bunlardan Yoga Okulu, sağlıklı olabilmek için beden disiplinin yani sıra, zihin disiplinini de şart koşarken, yine ayni dönemlerde ortaya atılan bir başka görüş, beden yapısının temelde kimyasal esaslara dayandığını, dolayısıyla tedavinin de ayni esaslara dayanması gerektiği tezini savunmuştur.

Hint uygarlığındaki bilimsel uğraşlar, bilimin gelişimi üzerinde oldukça etkili olmuştur. Bu etki ilk dönemlerde tacirlerin, seyyahların ve askerlerin yardımlarıyla gerçekleşirken, daha sonraki dönemlerde, doğrudan doğruya bilginler ve çevirmenler yoluyla gerçekleşmiştir.

C. Orta Asya’da Bilim

Orta Asya bilim tarihi M.Ö. 8000′lere ve hattâ çok daha eskilere kadar götürülmektedir. Arkeologlar tarafından bugün de sürdürülmekte olan kazılarda, tas devrinden kalma çanak ve çömleklere, çakmak tasından ve tastan yapılmış topuz veya kargı biçimindeki silahlara, buğday ve arpa yetiştirildiğine ilişkin izlere rastlanmıştır.

Daha sonra, demir kullanılıncaya kadar geçen süre içinde hayvanlar evcilleştirilmiş, bakir ve kursundan çeşitli eşyalar yapılmıştır. İlk defa alaşım olarak bronzu kullanan Türklerdir

Demir devrinden sonra, iklim koşullarının bozulması nedeniyle, Türklerin güneye doğru göç ettikleri görülmektedir. Orta Asya’da atı evcilleştirmişler ve M.Ö. 2800 yılı sıralarında arabayı icat etmişlerdir.

Türkler, evrenin bir kubbe biçiminde olduğunu düşünüyorlardı. Bu kubbe, altın veya demirden bir kazık, yani Kutup yıldızı çevresinde, muntazam bir hızla dönüyordu. Burçları taşıdığı düşünülen ekliktik çarkı ise buna dik olarak yerleştirilmişti. Gökteki bu düzen, Yeryüzü’ne de yansımıştı. Kutup Yıldızı’nın tam altında, Yeryüzü’nün yöneticisi olan hakanın oturduğu kent bulunuyor ve Ordug adi verilen bu kentin planı da göksel düzeni yansıtıyordu. Merkezde kesişen iki ana yol vardır. Nasıl gök, kutup yıldızının çevresinde dönüyorsa, toplumdaki isler de hükümdarın çevresinde döner.

Bilinen ilk Türk yazılı anıtı Göktürk devleti (552-745) döneminden kalma Orhun Yazıtları’dır. Göktürkler On İki Hayvanlı Türk Takvimi’ni kullanmışlardır. Takvimde her yıla bir hayvanin adi verilmiştir. Bunlar sıçan, öküz, kaplan, tavsan, ejder, yılan, at, koyun, maymun, tavuk, köpek ve domuzdur. On iki yıl süren her devreden sonra ayni adları taşıyan ikinci bir devre baslar. Devreyi teşkil eden hayvanlar devrederken ait oldukları yılların özelliklerini de belirliyordu. Bir gün on iki eşit kısma ayrılır ve her birine “çağ” denirdi. Yani bir çağ iki saate karşılık geliyordu. Bu çağlara da yine on iki hayvanin adi veriliyordu. Gün gece yarısı, yıl da ilkbahar başlangıcı ile baslardı. Dört mevsim vardı. yıl, altmış günlük altı haftaya ayrılmıştı. Bu on iki hayvanlı takvim daha sonra, on üçüncü yüzyılda da kullanılmıştır.

D. Mısır’da Bilim

Nil nehri civarında gelişen Mısır uygarlığı M.Ö. 2700 yıllarından itibaren matematik, astronomi ve tip konularındaki etkinliklerle parlamıştır. Mısırlılar matematiklerinde, kullandıkları on tabanlı hiyeroglif rakamlarıyla, sayıları sembollerle ifade etme safhasına ulaşmışlardır. Bu rakamlarla çeşitli matematik işlemlerini yapabilmişler ve cebir işlemlerine çok benzeyen ve diğer uygarlıklarda da görülen “aha hesabi” adli bir hesaplama yöntemi geliştirmişlerdir. Bu hesaplamada “yanlış yoluyla çözüm” tekniği kullanılmıştır. Geometrilerinde ise alan ve hacim hesapları yapıyorlardı. Mimari alanında Mısırlılardan kalan eserler arasında en önemli yeri piramitler tutar; onlar birer mimari harikasıdır. Mısırlılar gökyüzü olaylarını dinî açıdan yorumlamışlardı. Gök cisimlerini tanrı olarak kabul etmişler ve gök yüzündeki olayların da tanrıların faaliyetleri olduğuna inanmışlardı; yani astronomileri dinî öğelerle iç içe idi. Takvimleri Güneş takvimi idi ve yıl uzunluğu 365 gün olarak kabul ediliyordu. Günümüzde kullanılan takvimin temelinde Mısır takvimi yer alır. Günün 24 saate bölünme geleneğini de Mısırlılara borçluyuz.

E. Mezopotamya’da Bilim

Dicle ve Fırat deltası, Asya, Afrika ve Avrupa arasında köprü vazifesi gören bir kavsak bölge olarak büyük bir uygarlığın gelişmesine çok elverişli bir yerdi. Burada gelişen Mezopotamya uygarlığının başlangıcı M.Ö. 3000 yıllarından öncesine gider. Bu uygarlığı Sümerliler, Akadlilar ve Babilliler ortaya koymustur. Bilimsel faaliyetler olarak daha çok zaman ölçme, alan hesaplama, sulama kanallarını organize etme, değiş-tokuş gibi günlük yasamın gereklerine uygulanan astronomi ve matematik bilgileri ile karşılaşılır.

Modern astronominin temelinde Mezopotamya astronomisi bulunur. Onlar mitolojiye ve dinî inançlara dayanan astronomiden laik ve matematiksel astronomiye gedmeyi başarabilmişlerdir. Evrenin, Yer, gök ve ikisi arasında bulunan okyanustan oluştuğuna inanıyorlardı. Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn gezegenlerini ve on iki takım yıldızını tanıyorlardı. Söz konusu beş gezegenin tutulma düzlemi yakınında dolaştığını saptamışlardı. Ay yılına dayanan takvimleri daha sonraki dinî takvimlere ve İslâm Dünyası’ndaki hicrî takvime temel oluşturmuştur. Günü 12 saate, saati 60 dakikaya, dakikayı da 60 saniyeye bölmüşlerdi. Güneş, Ay ve beş gezegene bağlı olarak bir hafta 7 gün olarak kabul edilmiş, ve bu 7 günlük hafta Romalılar vasıtasıyla Avrupa’ya geçmiş ve oradan da bütün dünyaya yayılmıştır. Ay ve Güneş tutulması tahminlerini yapabilecek düzeyde astronomi bilgisine sahiptiler.

Mezopotamyalılar cebimin kurucusudurlar. gelişmiş bir rakam sistemine sahip olmaları cebir konusunu da ilerletmelerine yol açmıştır. Birinci ve ikinci derece denklemlerini belirli gruplar halinde sınıflamışlar ve her grup için ayrı çözüm formülleri vermişlerdir. Geometrileri analitik idi. Yani, geometri problemlerinin çözümü genellikle cebir yoluyla ele alınmaktaydı. Thales Teoremi’ni dik üçgenler için bulmuş, ve kullanmışlardır. Pythagoras Teoremi’ni de biliyor ve kullanıyorlardı. Daireyi 360 dereceye bölen de Mezopotamyalılardır. Kaynak: http://www.paylasimciforum.com



Orion Bulutsusu, Orion Bulutsusu Hakkında, Orion Bulutsusu Oluşumu

Hubble Uzay Teleskobu’nun bulanık görüntü özünün, üç yıl önce, düzenlenen olağanüstü başarılı bir uzay seferiyle düzeltilmesiyle birlikte astronomi araştırmaları için yeni bir dönem başlamış oldu. 29 Aralık 1993 tarihinde, göyüzünün en parlak bulutsusu olan Orion Bulutsusu’nu araştırmak üzere yönlendirilen Hubble, bulutsuyla ilgili birçok gizemin ortaya çıkarılmasını sağladı. Yıldızlar da bizler gibi doğar, yaşar, yaşlanır ve ölürler. Yıldızları oluşturan hammadde ise, yıldızlararası boşlukta bulunan gaz ve tozdur. Bu gaz ve tozun daha yoğun bulunduğu bölgelere ise bulutsu ismi verilir. Bulutsular, evrendeki temel madde olan hidrojenin dışında, daha ağır elementleri de içerirler. Bu ağır elementler, daha önce yıldızların içinde üretilmişler ve bir süpernova patlaması ya da diğer nedenlerle uzaya savrulmuşlardır. Yani bu olayı, çok büyük bir ölçekte gerçekleşen bir geri kazanım olarak düşünebiliriz.
Yıldızları oluşturan bu yoğun gaz ve toz bulutları, çok düşük sıcaklıklarda olmalarından dolayı, karanlık bulutsu olarak adlandırılılar. Tipik bir karanlık bulutsu, birkaç bin Güneş kütleseni içerir ve yaklaşık 30 ışık yılı çapında (1 ışık yılı yaklaşık 10 trilyon kilometredir) bir hacim kaplar.
Bulutsunun içerisindeki madde, yaklaşık %74 hidrojen, %25 helyum, ve %1 daha ağır elementlerden oluşur. Kızılötesi dalgaboyunda yapılan gözlemler, böyle bir bulutsunun sıcaklığının yaklaşık 10 Kelvin (-263°C) olduğunu gösteriyor. Bulutsunun bu kadar soğuk olması, içerisindeki atomların çok yavaş hareket etmeleri demektir.
Eğer, herhangi bir şekilde, bulutsunun içerisindeki bir gaz ve toz yığını, çevresindeki maddeden daha yoğun bir hale gelirse, kütle çekiminin etkisiyle, bu yığınla birlikte, çevresindeki madde de sıkışmaya başlar. Sıkışmanın etkisiyle giderek yoğunlaşan gaz ve toz bulutunun merkezindeki sıcaklık kritik değere ulaştıktan sonra (10 milyon Kelvin) nükleer füzyon başlar.
Bu sırada, hidrojen atomları, helyum atomlarına dönüşürken, büyük miktarlarda enerji serbest kalır. Merkezden kaynaklanan bu enerji, içeriden dışarıya doğru bir basınç yaratarak, bulutun daha fazla sıkışmasını engeller. Yeni bir yıldız doğmuştur. Bu nükleer fırının etrafını saran gaz ve toz bulutu ise açısal hızından dolayı bir disk halini alır. Daha sonra, bu madde, yıldızdan kaynaklanan yoğun ışınımın yarattığı basınçtan dolayı uzaklaşarak yeniden yıldızlararası boşluğa dağılır ve içerisideki parlayan kütle açığa çıkar.
Kışın, kuzey yarımkürede gökyüzünün en parlak ve belki de en romantik takımyıldızı olan Orion, binlerce yıldır gözlemciler için ilgi çekici bir hedef olmuştur. M.Ö. 2000 yıllarında Yunanlılar, takımyıldızı oluşturan yıldızları birleştirmiş ve bunun bir avcıya benzediğine karar vermişlerdir. Orion bulutsusu avcının belini temsil eden üç yıldızın altında, avcının kılıcını oluşturan üç ışıklı noktadan ikincisi olarak göze çarpar.
Bulutsu, gaz ve toz karışımı yapısıyla, 56 trilyon kilometre uzunluğunda bir alan boyunca yayılmaktadır ve içerisindeki genç yıldızlar sayesinde parlamaktadır. Bir yıldızın rengi sıcaklığına bağlıdır. Güneş, sarı renkli ortalama bir yıldız olup, yüzey sıcaklığı 5800°C’dir. Avcı’nın sol dizini oluşturan Rigel, mavi-beyaz renkli bir yıldızdır ve yaklaşık 10000°C’de parlamaktadır.
Rigel gibi büyük kütleli, sıcak yıldızlar yakıtlarını çok hızlı yaktıkları için kısa sürede kendilerini tüketirler. Büyük kütleli yıldızlar yaşamlarının son evrelerinde helyumu karbona, karbonu da demire dönüştürürler. Daha sonra bunlar, yaşlı ve şişman Betelgeuse gibi kırmızı dev haline gelirler.
Avcının sağ omuzunda yer alan Betelgeuse soğuktur; yüzeyindeki sıcaklık sadece 3000°C’dir. Bir yıldızın içindeki nükleer fırın söndüğü zaman, çekim kuvveti yıldızın çökmesine ve büzülmesine neden olur. Bu hızlı büzülmeden dolayı serbest kalan enerji, büyük bir patlamayla sonuçlanır ve bir “süpernova” olarak ortaya çıkar. Patlama eğer bir gaz ve toz bulutunun yakınında gerçekleşirse, şok dalgaları bu bulutu sıkıştırıp yoğunlaşmasını sağlayabilir ve yıldız oluşum döngüsü böylece sürüp gider.
Hubble’la yapılan ilk gözlemler, Orion’la ilgili gizemin ortaya çıkarılacağı konusunda oldukça ümit vermiştir. Hubble’ın ilk görüntüleri, bilinmeyen bir dizi parlak cisimle doludur. Dağınık bir şekilde yerleşmiş bu düzensiz noktaların, aynı Galileo’nun, teleskobundaki mercekte bulunan hava kabarcıklarını Jüpiter’in uyduları zannetmesi gibi, önceleri teleskobun optik alıcılarındaki bozukluktan kaynaklandığı düşünülmüştür.Kaynak: http://www.paylasimciforum.com



son yıllarda uzay ve astronomi alanında yaşanmış gelişmeler

son yıllarda uzay ve astronomi alanında yaşanmış gelişmeler

2000 yılına girerken yaşadığımız heyecanı hatırlıyorum. Yeni bir milenyumun getirdiği beklentiler ile geleceğe yeni umutlarla bakıyorduk. Bu heyecanın üzerinden tam 10 yıl geçti. O zamanlar düşündüklerinizin ne kadarı gerçekleşti bilemiyorum ama her alanda bir çok yenilik hayatımıza girdi. Uzay çalışmaları konusunda da son yıllara baktığımızda, önemli adımların atıldığını görüyoruz. Sizler için, uzay ve astronomi alanında son 10 yılda gerçekleşen en önemli 10 olayı belirledik. Aralarından en önemlisini seçmeyi yine size bıraktık.

1. BİR UZAY İSTASYONUN SONU: MIR

Rus Uzay İstasyonu MIR’in yapımına 1986 yılında başlandı ve 1996 yılına kadar devam etti. İnsanların uzayda uzun süre yaşamasına ve deneyler yapmasına olanak sağlayan MIR, Rus kozmonotların yanında Amerikan astronotlara da ev sahipliği yaptı. Ne var ki 2000’li yıllara gelindiğinde istasyon, kullanılmayacak kadar güvensiz bir haldeydi. Yaşanan yangın istasyona önemli zararlar vermişti.

Bunun yanısıra enerji problemleri yaşanmaktaydı. Projenin daha fazla devam edemeyeceğine karar verildi ve 23 Mart 2001’de yörüngeden çıkartılarak Dünya atmosferinde yanması sağlandı. Eş zamanlı olarak yürütülen ve 1998 yılında yörüngede inşaatına başlanan Uluslararası Uzay İstasyonu ise geçen 10 yılda, eklenen yeni modülleri sayesinde Dünya’dan çıplak gözle görülebilen ve aynı anda 6 mürettabatın yaşayabileceği bir uzay araştırma labratuvarı haline geldi. 2011 yılında son şeklini alacak olan istasyonun 2015 yılına kadar çalışmalarını sürdürmesi planlanıyor.

2. EROS İLE BULUŞMA VE DERİN ÇARPIŞMA

Dünya’ya yakın geçişlerde bulunan asteroid ve kuyruklu yıldız gibi gök cisimleri hakkında daha fazla bilgiler elde edildi. Önemli gelişmelerden ilki, Shoemaker uzay aracının Dünya’ya yakın bir asteroid olan Eros’a 12 Şubat 2001’de yumuşak bir iniş yapmasıydı. Shoemaker, gerek Eros’a yakın geçişi sırasında, gerekse iniş yaptıktan sonra önemli bilgiler topladı. Diğer bir önemli gelişme ise, bir kuyruklu yıldızın vurulmasıydı.

Kuyruklu yıldızların, özellikle çekirdeği ve içeriği hakkında daha fazla bilgiye ulaşmak amacıyla 9P/Tempel adlı kuyruklu yıldız, 4 Temmuz 2005’de vurularak parçalandı. Darbenin oluşturduğu kraterin fotoğrafları, kuyruklu yıldızların çekirdeklerinin kabül edilenden daha fazla toz ve daha az buz olduğunu gösterdi.

9P/Tempel ve Eros

3. COLUMBIA FACİASI

Kuşkusuz insanlı uzay yolculukları oldukça fazla risk taşıyor. Yeni milenyumun en trajik ilk kazası “Columbia Faciası” olarak tarihe geçti. İlk seferine 12 Nisan 1981’de STS-1 göreviyle başlayan Columbia Uzay Mekiği, 28. görevinden dönüşü sırasında, Dünya atmosferine girdikten kısa bir süre sonra parçalandı. Mekikte bulunan yedi mürettebat hayatlarını kaybetti. 1 Şubat 2003’de yaşanan bu ölümcül kaza nedeniyle yeni mekik uçuşları iki yıl boyunca sekteye uğradı.

4. GALILEO GÖREVİNİ TAMAMLADI, CASSINI-HUYGENS İLE YOLCULUK DEVAM EDİYOR

Jüpiter ve uydularını incelemek üzere NASA tarafından gönderilen insansız uzay aracı Galileo, 14 yıl süren görevini 21 Eylül 2003′te Jüpiter’e çarparak tamamladı. Geçen süre boyunca 4,6 milyar km yol kat eden Galileo, Jüpiter ve dört uydusu hakkında önemli bilgileri Dünya’ya ulaştırdı. Jüpiter’in ötesine geçip, Satürn ve doğal uydularını incelemek üzere 1997 yılında fırlatılan Cassini–Huygens uzay aracı ise çalışmalarına devam ediyor. NASA, ESA ve ASI (Italian Space Agency) tarafından ortak olarak yürütülen projede Cassini–Huygens, çok sayıda Satürn, Titan ve Enceladus geçişi gerçekleştirdi.

25 Aralık 2004′te Huygens sondası, Cassini uzay aracından ayrıldı ve hedefi Titan’a doğru hareket etti. 14 Ocak 2005′te Titan atmosferine girdi ve yüzeye sağlıklı bir şekilde inmesi için tasarlanmamasına rağmen 90 dakika boyunca veri göndermeye devam etti. Cassini ise yolculuğuna ve elde ettiği verileri göndermeye devam ediyor.

5. ROBOTLAR MARS’I KEŞFEDİYOR

Geçen 10 yılda Mars’a insanlı yolculuk gerçekleşmedi ancak, gönderilen yüzey araçları ile Mars’ı keşfetmeye devam ediyoruz. 1976 yılında insansız uzay aracı Viking 1 Mars yüzeyine başarılı bir iniş gerçekleştirmiş ve ilk yüzey fotoğraflarını Dünya’ya ulaştırmıştı. Ardından, 1976 yılında Viking 2, 1997’de Mars Pathfinder Mars’a inmeyi başardı. Çok sayıda fotoğraf ve yüzey bulgularını Dünya’ya ulaştırdı. 2000’li yıllara gelindiğinde ise, Mars yüzeyine ilk başarılı inişi Spirit uzay aracı gerçekleştirdi.

3 Ocak 2004’de yüzeye iniş yapan Spirit, Dünya’ya, Mars’ın ilk renkli yüzey fotoğraflarını gönderdi. NASA’nın aynı görev dahilinde gönderdiği diğer yüzey aracı Opportunity, Spirit’in hemen ardından, 25 Ocak 2004’de Mars yüzeyine iniş yaptı. Zaman zaman teknik ve fiziksel şartlar nedeniyle kesintiler olsada her iki araçta çalışmalarını sürdürüyor. 25 Mayıs 2008’de Mars yüzeyindeki araçlara bir başka araç daha ekledi: Phoenix. Yüzeye inişini herkesin televizyondan canlı olarak izlediği Phoenix, öyle bir fotoğrafı Dünya’ya ulaştırdı ki Mars’taki buzun kanıtı oldu.

6. AY’A DÖNMEK İÇİN ARTIK DAHA ÇOK SEBEBİMİZ VAR: AY’DA SU İZİ

Dünya’nın tek doğal uydusu olan Ay, her zaman yeni keşifler için hedef olmuştur. 2000′li yıllarda da araştırmacılar bu konudaki heyecanlarını kaybetmiş değiller. 14 Ocak 2004′te Amerika, 2020 yılında Ay’a yeniden insanlı araç yollayacağını açıkladı. Benzer şekilde Çin’de 2020 yılında Ay’a insan yollamayı planlıyor.

Bu yolda ilk adımı 24 Ekim 2007′de gönderdikleri Chang’e-1 adlı uzay aracı ile attılar. Japon Uzay Ajansı’da Ay konsundaki çalışmalarını sürdürüyor. SELENE adlı Japon uzay aracı, bu proje dahilinde, 14 Eylül 2007′de fırlatıldı. 2008 yılında Ay projelerine Hindistan’da katıldı ve Chandrayaan-1 uzay aracını 22 Ekim 2008′de fırlattı. Ülkelerin dışında özel kurum ve derneklerde Ay projelerini destekliyor. Bunlardan biri de, “X Prize Foundation” tarafından organize edilen ve Google sponsorluğunda gerçekleştirilen “Google Lunar X Prize” adlı yarışma.

20 milyon dolar ödüllü yarışma 13 Eylül 2007′de duyruldu. Yarışma, bir uzay aracının Ay’a gönderilmesini, aracın başarılı bir şekilde iniş yapıp yüzeyde ilerlemesini ve fotoğrafları Dünya’ya ulaştırmasını kapsıyor. Şu anda yaklaşık 20′den fazla takım projelerini geliştirmekte. “Ay’a Dönüş” yolundaki belkide en önemli adım ise bu yıl atıldı. Üç uzay aracından elde edilen bilgiler doğrultusunda NASA bilim adamları, Ay’ın kutup bölgelerinde su molekülü bulunduğunu açıkladı.

Ardından, Lunar Crater Observation and Sensing Satellite (LCROSS), 9 Ekim’de Ay’ı vurarak ortaya çıkan toz bulutunu inceledi ve öncesinde yapılan çalışmaları bir kez daha doğruladı. Ay’da su bulunması, Ay yürüşünden 40 yıl sonra, Ay’a ilişkin ikinci en büyük buluş olarak görülüyor.

7. YENİ GEZEGENLERİN KEŞFİ

Yeni Dünya arayaşımız 2000′li yılların başında da devam etti. Gerek yerdeki gerekse uzaydaki teleskopların yardımıyla son 10 yılda, Güneş Sistemi dışında, 350′den fazla gezegen keşfedildi. Gözlemlere Haziran 2003′de MOST (Microvariability & Oscillations of STars), Ağustos 2003′de Spitzer Uzay Teleskobu, Ocak 2005′de EPOCh (Extrasolar Planet Observations and Characterization), Aralık 2006′da CoRoT (COnvection ROtation and planetary Transits) ve son olarak Mart 2009′da Kepler Uzay Teleskobu katıldı. “Yalnız mıyız?” sorusuna henüz bir cevap bulunamasa da bu konuda atılan ve atılacak olan adımlar tüm insanlığı heyecanlandırmaya devam ediyor.

Güneş Sistemi dışı gezegen Corot-7b’nin hayali çizimi

8. WMAP VE SWIFT

Evrenin oluşumunu ve yapısını anlamak için daha uzaklara farklı gözlerle bakmaya devam ediyoruz. Geçen 10 yılda, çeşitli dalga boylarında gözlem yapmak üzere, 40′a yakın yeni uzay teleskobu göreve başladı. NASA’ya ait Wilkinson Microwave Anisotropy (WMAP) sondası da bunlardan biri. WMAP, kozmolojik modellere kanıtlar aramak ve konuyla ilgili bazı sabitlerin yeniden hesaplanması amacıyla 30 Haziran 2001 tarihinde fırlatıldı. Çalışmaya başlamasından kısa bir süre sonra, 11 Şubat 2003′de, evrenin yeniden hesaplanan yaşı, kompozisyonu ve mikrodalga ışınım haritası yayınlandı.

Bulunan değerler ve harita, zamanla iyileştirildi ve geliştirildi. Beşinci yılın sonunda elde edilen verilerle evrenin yaşının 13,73 milyar yıl olduğu açıklandı. Son 10 yılda çalışmalarına başlayan bir diğer uzay teleskobu ise 20 Kasım 2004′te fırlatıldı. SWIFT uzay teleskobu, evrendeki yüksek enerjili patlamaları gözlemleyerek, bu patlamaların nedenlerine ilişkin soruları cevaplamaya çalışıyor. 23 Nisan 2009′da SWIFT tarafından keşfedilen gama ışın patlaması GRB 090423, gözlenen en uzak cisim rekorunu şu anda elinde tutuyor.

Mikrodalga Işınım Haritası

9. DEV PARÇACIK HIZLANDIRICI (LHC)

Uzayın sırlarını keşfetmek için gözlem ve uzay yolculuklarının dışında benzer ortamların Dünya’da yaratılmaya çalışılması ayrı bir çalışma yöntemi. Bu denemelerin en büyüğü LHC (Large Hadron Collider – Büyük Hadron Çarpıştırıcı) için, İsviçre sınırında 26 km’lik dev bir parçacık hızlandırıcı düzeneği hazırlandı. Buna göre proton tanecikleri, dairesel bir hızlandırıcı içinde hareket ettiriliyor.

Ardından, ışık hızına yakın bir hıza ulaşan tanecikler merkezde çarpıştırılıyor. Dünya’nın en büyük ve en yüksek enerjiye sahip parçacık hızlandırıcısının bu deneyi, 10 Eylül 2008′de başladı. Ancak meydana gelen arıza nedeniyle bir yıl boyunca deneye devam edilemedi. 20 Kasım 2009′da yeniden faaliyete geçen hızlandırıcı, 23 Kasım’da ilk proton-proton çarpışmasını kaydetti. Ortaya çıkan ilk bulgular da Aralık ayı içinde yayınlandı. Dev parçacık hızlandırıcı önümüzdeki yıllarda da çalışmalarına devam edecek.Kaynak: http://www.paylasimciforum.com



satürn gezegeninin halkaları neden oluşur hakkında bilgiler

satürn gezegeninin halkaları neden oluşur hakkında bilgiler

Henüz gökyüzünü ışıklarımızla kirletmediğimiz zamanlarda, gökcisimlerinin insanların yaşamlarında önemli bir yeri vardı. Günümüzdeki büyük şehirlerdeki gibi üç-beş yıldızdan ibaret değildi gece göğü o devirlerde. Sayısız yıldız süslüyordu gök küreyi. Kimine ilham; kimine de huzur kaynağı oluyordu o ihtişamlı gökyüzü.

Binlerce yıldızın arasında tuhaf hareketler sergileyen yedi gökcismi vardı. Bunlar Güneş, Ay, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’dü. Bu “gezegenlerin” her biri insanları öyle etkilemişti ki, haftanın yedi günü de onlara bahşedilmişti. Her bir güne bir gezegenin adı verilmişti. Cumartesinin günümüz İngilizcesindeki karşılığı olan “Saturday” de, adını Roma’nın tarım tanrısı Satürnüs’ten alan gezegenin günüydü.

Satürn, bundan yaklaşık 400 yıl önce Galileo Galilei’nin teleskobunu gökyüzüne çevirdiğinde gözlediği gökcisimlerinden biriydi de aynı zamanda. Galileo, 1610 yılında Satürn’e baktığında gezegenin etrafında “tuhaf” yapıların olduğunu fark etti. İki tane kulakçık gibi gezegenin etrafını saran bu yapıların, gezegene göre hareketsiz uydular olduğunu ileri sürdü ilk başta. Satürn gözlemi notlarında gezegenin aslında “oOo” şeklinde üçlü bir sistem olduğunu belirtmişti. Bunların Satürn’ün halkaları olduğu Galileo’nun gözleminden ancak 49 yıl sonra anlaşılacaktı.Kaynak: http://www.paylasimciforum.com



geçmişten bu güne kadar güneşin dünya ve gezegenlere etkisi

geçmişten bu güne kadar güneşin dünya ve gezegenlere etkisi

Güneş henüz gençken çok gaddardı! Dünya’yı Güneş’in hışmından manyetik alanı kurtardı. İyi haber şu ki, bugün bu manyetik alan iki kat daha güçlü!

Güneşimiz henüz gençken Dünya’ya etmediğini bırakmamış. Bugünkünden daha güçlü rüzgarları ve şiddetli morötesi ve X ışınlarıyla saldırırken Dünya’yı yokolmaktan kurtaran şeyse manyetik kalkanımızdı. Bugün hem Güneş daha ‘yaşlı’ hem de manyetik kalkanımız o günlere kıyasla iki kat daha güçlü.

Yıldızımız bugün gezegenimizi doğru bir sıcaklık aralığında ısıtıyor, aydınlatıyor, yaşamın gereksinim duyduğu enerjiyi sağlıyor. Ya başlangıçta? Benzerleri gibi daha soluk olmasına karşın, çok daha güçlü rüzgarı ve şiddetli morötesi ve X ışınlarıyla çevresindeki gezegenleri kasıp kavururken? Anlaşılıyor ki yaşamı, daha ilk canlı hücre ortaya çıkmadan oluşan ve günümüzdeki kadar güçlü olmasa da Dünya’yı öldürücü ışınlara ve güçlü rüzgara karşı koruyan manyetik kalkanımıza borçluyuz.

Rochester Üniversitesi’nden (ABD) yerbilimci John Tarduno yönetimindeki bir uluslararası ekip, bu manyetik alanın ne zaman oluştuğunu ve gücünü belirlemek için Güney Afrika’daki en yaşlı kayaların bazılarındaki imzalarını incelemişler. Sonuç, Dünya’nın günümüzden 3,45 milyar yıl önce Güneş’in rüzgarına direnç gösterebilecek bir manyetik kalkana sahip olduğunu ortaya koymuş. Ancak, bu ilkel manyetik alanın gücü, günümüzdekinin yaklaşık yarısı. Erimi de 5 Dünya yarıçapı. Yani o da bugünkünün yarısı kadar. Kaynak: http://www.paylasimciforum.com



süpernova patlaması ile bir yıldızın ölümü nasıl olur

süpernova patlaması ile bir yıldızın ölümü nasıl olur

Bilim adamları, yıldız ölümü olan bir süpernova patlamasını kameraya kaydetmeyi başardı.

Uluslararası astronomlar ekibine liderlik eden Princeton Üniversitesi’nden Alicia Soderberg, süpernova patlamasıyla ilgili açıklamasında, “Yıllardır bir yıldızı infilak ederken görmeyi düşlüyorduk. 9 Ocak’ta, doğru teleskopla, doğru zamanda, doğru yerdeydik. Tarihe tanıklık ettik” dedi.Kaynak: http://www.paylasimciforum.com



antimadde süpernova patlaması nasıl olur

antimadde süpernova patlaması nasıl olur

Notre Dame Üniversitesi gökbilimcileri, evren bugünkü yaşının yarısındayken meydana gelmiş çok şiddetli bir süpernovanın, bilinenlerden farklı bir mekanizmayla tetiklendiğini belirledi. 2007 Kasımında Balina (Cetus) Takımyıldızı bölgesinde Yeryüzündeki dev teleskoplarla gözlenen ve Y-155 adı verilen süpernova, 7 milyar yıl önce Güneş’in 200 katı kütlede bir yıldızın kısa ömrünü noktalamış. “Çift kararsızlığı” denen bir süreçle meydana gelen ve ötekilerden çok daha güçlü olan bu süpernova türünü, yıldızların merkezlerindeki hızlı amtimadde oluşumu tetikliyor.

DEVLERİN ÖLÜMÜ GÖRKEMLİ

Bilinen süpernovalar iki ayrı kategoride toplanıyor. Birinci grupta, Güneş’ten en az 8 kat kütleli yıldızların merkezlerinin çökmesiyle tetiklenen süpernovalar bulunuyor. Merkezdeki nükleer tepkimeler, hidrojenin helyuma dönüşmesiyle başlayarak giderek daha ağır elementlerin senteziyle sürüyor ve sonunda merkez tümüyle demirle dolduğunda duruyor ve birkaç Güneş kütlesindeki merkez dış katmanların ağırlığına dayanamayarak çöküyor. Çökme sonunda yaklaşık 20 km çaplı bir “nötron yıldızı” oluşuyor, ya da çöküş bu noktada da duramıyor ve bir karadelik meydana geliyor. Çöküşün yarattığı şok dalgası dış katmanları çok şiddetli bir patlamayla uzaya saçıyor. Bu “merkez çöküşlü” süpernovaların da üç türü bulunuyor. Eğer yıldız, merkezi çökmeden önce rüzgarıyla dış hidrojen katmanını uzaya püskürtmüşse, süpernova tayfında hidrojen çizgilerine rastlanmıyor ve bunlar bazı başka ayrıntılara göre Tip 1b ve Tip 1c süpernovalar olarak tanımlanıyor. Hidrojen zarfını korumuş yıldızların merkezlerinin çöküşüyle oluşan süpernovalar ise Tip II olarak sınıflanıyor.

CÜCE DEDİYSEK

Bilinen ikinci kategoriyse Tip Ia olarak adlandırılıyor ve çok farklı bir mekanizmayla oluşuyor. Bu tip süpernovaları oluşturan, dev kütleli olanlar değil, Güneş benzeri kütlede olan yıldızlar. Güneş benzeri yıldızlar, merkezleri hidrojen çekirdeklerinin birleşmesiyle oluşan helyumla dolduktan sonra kararlı olmaktan çıkıyorlar. Helyumla dolan merkezin dışındaki bir katmanda hidrojen “yanmaya” (helyum sentezi yapmaya) başlıyor ve ısınan dış katmanların şişmesiyle yıldızın çapı yüzlerce kez artarak bir “kırmızı dev” oluşuyor. Merkezdeki sıcaklık da yeteri kadar artınca helyum yanması (helyum çekirdeklerinin birleşmesi) başlıyor. Merkez, bu yanmanın ürünü olan karbon ve oksijenle dolunca yıldız dış katmanlarını yavaşça uzaya salıyor ve ısınmış, Dünya boyutlarına kadar sıkışmış olan ve artık nükleer tepkime oluşturamayan merkez bir “beyaz cüce” olarak ortaya çıkıyor.

Bu beyaz cüce, Samanyolu’ndaki yıldızların büyük çoğunluğunun olduğu gibi ikili bir yıldız sisteminde bulunuyorsa ve eşyıldızlar birbirine yeterince yakınsa, beyaz cüce eşinin dış katmanlarından gaz çalmaya başlıyor ve kütlesi artıyor. Kütle, sınır değer olan 1,4 Güneş kütlesi civarına ulaştığında beyaz cüce, bu ağırlığa dayanamıyor ve zincirleme bir nükleer tepkimeyle yıldız tümüyle yok oluyor. Patlama ürünü olarak ortaya çıkan radyoaktif kobalt izotopları önce radyoaktif nikel izotoplarına, bunlar da kararlı (radyoaktif olmayan) demire dönüşüyor. Tip Ia süpernovaların çok uzak gökadalarda bile görülen parlaklığına bu bozunumun ortaya çıkardığı ışınım yol açıyor.

SÜPERİN DE SÜPERİ VAR!

Y-155 adlı süpernovanın oluşum süreci ve sonuçları ise tümüyle farklı. 200 Güneş kütlesiyle doğmuş olan yıldızın, patlamanın doruğunda Güneş’inkinin 100 milyar katı enerji ürettiği hesaplanıyor. Bu ışıma gücü için patlamanın 6-8 Güneş kütlesinde radyoaktif nikel sentezlemiş olması gerekiyor. Normal bir Tip Ia süpernovanın ürettiği radyoaktif nikel miktarıysa, bunun onda biri kadar. Y-155’i keşfeden ekibi yöneten Peter Garnavich’e göre “Eğer Y-155 Samanyolu’nda patlasaydı, patlama ayaklarımızdan çoraplarımızı uçururdu!”

“Çift kararsızlığı süpernovaları” denen bu yeni tür, Güneş’ten 150-300 kat daha büyük kütlede olan ve daha önceki kuşak yıldızlarda sentezlenen “metallerce” (gökbilim dilinde hidrojen ve helyumdan daha ağır tüm elementler) kirletilmemiş devasa yıldızların ömrünü noktalıyor.

Böyle yıldızların merkezindeki nükleer tepkimeler, iki elektronun duragan kütleleri toplamından daha yüksek enerjide (kütle –enerji eşlenikliği) gama ışınları üretebiliyor. Bu gama ışınları, yıldızdaki atom çekirdeklerinin elektromanyetik alanlarıyla etkileşerek elektron ve pozitronlardan oluşan parçacık-antiparçacık çiftlerine dönüşüyor. Bu, yıldızın merkezindeki gama ışınlarının erişim mesafesini daha da kısaltıyor ve merkezdeki ısının yükselmesine yol açıyor. Bu da gama ışınlarının daha büyük bölümünün madde-antimadde çiftleri oluşturacak enerjiye yükselmelerine neden oluyor. Böylece, merkezdeki nükleer tepkimelerle oluşan enerji, giderek daha büyük oranlarda kaynağının yakınlarında soğuruluyor. Merkezde üretilen ve yıldızın muazzam kütlesinin basıncını dengeleyen enerji giderek merkezin en iç bölümlerinde yoğunlaştıkça, dış katmanlar içe doğru düşmeye başlıyor ve merkezi sıkıştırıyor. Sıkışma ve bunun yol açtığı muazzam ısı, merkezde yalnızca birkaç saniye süren bir termonükleer reaksiyonla, yıldızın geride bir karadelik bile bırakmadan tümüyle parçalanmasına yol açıyor.Kaynak: http://www.paylasimciforum.com



teknolojide son nokta

İngiliz bilimadamları, insan hafızasını tarayarak karmaşık anıları ayrıştıran bir bilgisayar programı geliştiridi.

Hatırlama sürecinde beyinde gerçekleşen farklılılar daha önce tespit edilmişti. İngiliz bilimadamları yaptıkları son araştırmada bunun bir adım ötesine geçmeyi başardı.
Londra Üniversitesi’nden bilimadamların geliştirdikleri bilgisayar programı ile insanların hafızaları taranarak, farkı anılar birbirlerinden ayırt edilmesini mümkün kılıyor.
Araştırma 10 gönllünün katılımıyla gerçekleşen bir dizi deneye dayanıyıor. Her bir gönüllüye 7 saniyelik üç farklı görüntü izlettirildi. Daha sonra, beyin aktivitelerinin izlendiği özel bir MRI (magnetic resonance imaging-manyetik rezonanas görüntüleyici) cihazına yerleştirilen gönüllülerden izledikleri görüntüleri rastgele olarak tekrar hatırlamaları istendi.
MRI’dan elde edilen veriler, hazırlanan özel bilgisayar programı ile tekrar gözden geçirildi ve bu program sayesinde gönüllülerin hangi görüntüyü hatırladıkları yaklaşık yüzde 50’lik bir oranla doğru tahmin edildi. Bu oran rastgele yapılan tahminlerin çok üzerinde.
‘ANILARIN NASIL SAKLANDIĞI DA ÖĞRENİLECEK’
Çalışmanın yürütücülüsü Prof. Eleanor Maguire daha önce sadece temel anıların tespit edilmeye çalışıldığı belirterek, son çalışmalarında “neredeyiz, ne yapıyoruz ya da nasıl hissediyoruz” gibi daha karmaşık anıları araştırdıklarını belirtti.
“Artık karmaşık anıların nerede olduğunu biliyoruz” diyen Maguire’ye göre gelecekte anıların nasıl saklandığı ve zaman içinde nasıl değişikliğe uğradığı da anlaşılabilecek.