56680model


Adobe® Photoshop® CS4 Extended yazılımı Photoshop CS4 özelliklerinin tümünü sunmasının yanı sıra 3D görüntülerle çalışmayla ilgili yeni özellikler, film tabanlı içerik ve gelişmiş görüntü analizi de sunar.
Yeni Özellikleri Merak Ediyomusunuz?
Devrimci 3D boyama ve kompozisyon
Artık 3D modelleri doğrudan boyayın, 2D görüntüleri 3D şekillerin etrafına sarın, degrade eşlemlerini 3D nesnelere dönüştürün, katmanlara ve metne derinlik katın, yeni ışın izlemeli oluşturma motoruyla baskı kalitesinde çıktı elde edin ve desteklenen yaygın 3D formatlarına dışa aktarmanın keyfine varın.
Ayarlamalar paneli
Görüntünüze ait renk ve tona zarar vermeden ayarlamak ve geliştirmek için gerek duyduğunuz har araca kolayca erişerek görüntü ayarlamayı basitleştirin; görüntüdeki kontroller ve çok sayıda hazır ayarlar da bu yeni canlı ve dinamik Ayarlamalar panelinde varlığını sürdürüyor.
Maskeler paneli
Yeni Maskeler panelinden maskeleri hemen oluşturup düzenleyin. Bu panel düzenlenebilir piksel ve vektör tabanlı maskların oluşturulmasında, maske yoğunluğunu ve geçiş yumuşatmasını ayarlamada, bitişik olmayan nesneleri kolayca seçmede ve benzer pek çok eylemde size gereken araçları sunar.
Genişletilmiş alan derinliğiYeni
Rengi ve gölgeyi düzgün karıştırıp, artık alan derinliğinize, vinyetlerin otomatik düzeltilmesine ve mercek deformasyonuna uzanan gelişmiş Katmanları Otomatik Karıştır komutuyla farklı odak noktalarına sahip bir dizi çekimden kolayca tek görüntü oluşturun.
Katmanların otomatik hizalanması
Gelişmiş Katmanları Otomatik Hizala komutuyla doğru kompozisyonlar oluşturun. Katmanları her zamankinden daha doğru hizalamak için taşıyın, döndürün ya da sarın. Nefes kesici panoramalar oluşturmak için küresel hizalamayı da kullanabilirsiniz.
Görüntülerin otomatik karıştırılması
Rengi düzeltilmiş tek görüntüde, tonlar ve renklerin korunması seçenekleriyle her biri farklı pozlama, renk ve odak noktasına sahip bir dizi görüntüyü birleştirin.
Daha güçlü baskı seçenekleri
Üstün renk yönetimi, önde gelen yazıcı modelleriyle sıkı bütünleşme ve gamut dışı görüntü alanlarının önizlemesini görüntüleme becerisiyle inanılmaz baskılar elde edin. Mac OS’de 16 bit baskı desteği artan renk derinliği ve netlik sunar.
Geliştirilmiş Adobe Photoshop Lightroom iş akışı
Adobe Photoshop Lightroom® (ayrı satılır) uygulamasında birden fazla fotoğraf seçip, bunları yüksek dinamik aralık (HDR) fotoğrafı olan panoramada ya da çok katmanlı Photoshop belgesinde birleştirmek için otomatik olarak Photoshop CS4′te açın. Lightroom’a kesintisiz dönün.
Akıcı tuval yönü
İstenen derecelerde deformasyonsuz görünüm için (resim veya çizimin ortasında kafanızı eğmeniz gerekmeden) tuvali düzgün döndürmek amacıyla artık tıklatmanız yeterlidir
Daha düzgün kaydırma ve yakınlaştırma
Yeni, aşırı düzgün yakınlaştırma ve kaydırmayla görüntü alanlarında ayrıntılı olarak gezinin. Tek tek pikselleri yakınlaştırırken netliği koruyun ve yeni Piksel Izgara’yla en yüksek büyütmede kolay bir şekilde düzenleyin.
İçerik Bilinçli Ölçekleme
Yeni ve devrimci İçerik Bilinçli Ölçekleme özelliğini, yeniden boyutlandırdığınız sırada görüntü yeni boyutlarına uyum sağlarken önemli alanları akıllıca koruyarak görüntünün otomatik olarak yeniden oluşması için kullanın. Zaman yoğun kırpma ve rötuş olmadan tek adımda kusursuz görüntü elde edin.
Gelişmiş film grafikleri düzenleme
Film grafiklerini yeni tek tuşlu kısayollarla daha verimli düzenleyin, yeni ses senkronizasyon kontrollerini kullanarak ses izindeki belirli noktalarla görsel efektleri senkronize edin ve 3D nesneleri video görüntü bölgesine döndürün.
Ham görüntünün daha iyi işlenmesi
Artık yerelleştirilmiş düzeltiler, kırpma sonrası vinyet oluşturma; TIFF ve JPEG işlemeyi sunan, 190 üzerinde kamera modelini destekleyen sektörünün lideri Adobe Photoshop Camera Raw 5 eklentisiyle ham görüntüleri işlerken üstün dönüştürme kalitesinin keyfine varın.
Sektör lideri renk düzeltme
Artık renk ve ton ayrıntılarını akıllıca koruyan yeniden yapılandırılmış Soldurma, Yakma ve Sünger araçlarıyla önemli ölçüde geliştirilmiş renk düzeltmenin keyfine varın
Dosya görüntüleme seçenekleri
Sekmeli belge görüntüsünü ya da n kez görüntülerini kullanarak birden fazla açık dosyayla kolay bir şekilde çalışın.
Genişleyebilirlik
Özelleştirilmiş görevlerin gerçekleştirilmesi amacıyla geliştiricilerin oluşturduğu Adobe Flash® teknolojisi tabanlı panelleri alın ve paylaşın. Ayrıca, yeni Adobe Topluluk Yardım çevrimiçi hizmeti aracılığıyla Photoshop kullanıcılarının başarılı dünya çapındaki topluluğundan ipuçlarını ve püf noktalarını alın.
Sistem Gereksinimleri
Windows
1.8GHz or faster processor
Microsoft® Windows® XP with Service Pack 2 (Service Pack 3 recommended) or Windows Vista® Home Premium, Business, Ultimate, or Enterprise with Service Pack 1 (certified for 32-bit Windows XP and 32-bit and 64-bit Windows Vista)
512MB of RAM (1GB recommended)
1GB of available hard-disk space for installation; additional free space required during installation (cannot install on flash-based storage devices)
1,024×768 display (1,280×800 recommended) with 16-bit video card
Some GPU-accelerated features require graphics support for Shader Model 3.0 and OpenGL 2.0
DVD-ROM drive
QuickTime 7.2 software required for multimedia features
Broadband Internet connection required for online services*
Arkadaşlar konu açıklamasını başka bir siteden alıntı yaptım uploadlar bana aittir. Photoshop’un İngilizce versiyonu pek bulunmaz benim upload ettiğim cs4 versiyonu özel uploaddır. İçinde bir çok dil desteği bulunmaktadır Fakat standart dili İngilizcedir.
http://hotfile.com/dl/27423993/9ae78…art01.rar.html
http://hotfile.com/dl/27429502/d48a2…art02.rar.html
http://hotfile.com/dl/27435831/01bd0…art03.rar.html
http://hotfile.com/dl/27441593/57bde…art04.rar.html
http://hotfile.com/dl/27447157/a1cfb…art05.rar.html
http://hotfile.com/dl/27452844/08668…art06.rar.html
http://hotfile.com/dl/27457975/d9bb5…art07.rar.html
http://hotfile.com/dl/27462549/36b0c…art08.rar.html
http://hotfile.com/dl/27467222/6403c…art09.rar.html
http://hotfile.com/dl/27472484/3e33a…art10.rar.html
http://hotfile.com/dl/27477075/9ec78…art11.rar.html
http://hotfile.com/dl/27481547/5720a…art12.rar.html
http://hotfile.com/dl/27485646/32568…art13.rar.html
Arkadaşlar indirmiş olduğunuz yada indireceğiniz dosyanın içerisinde crack vardır ve nasıl yapıldığı yazmaktadır.
Crack sorunsuz çalışıyor kendim kullanıyorum eğer full sürüm yapamıyan olursa yapması için yardımcı olurum.
Photoshop Cs4 Extended Full

Photoshop Cs4 Extended Full
Adobe® Photoshop® CS4 güncellendi. Resim düzenleme yazılımları içinde bir endüstri standardı haline gelen Adobe Photoshop bu sürümünde fotoğrafçılık sektöründeki gelişmelere paralel yeni özelliklerle donatılmış.Adobe® Photoshop® CS4 Extended yazılımı Photoshop CS4 özelliklerinin tümünü sunmasının yanı sıra 3D görüntülerle çalışmayla ilgili yeni özellikler, film tabanlı içerik ve gelişmiş görüntü analizi de sunar.
Yeni Özellikleri Merak Ediyomusunuz?
Dijital görüntülemede yeni boyutlar keşfedinAdobe® Photoshop® CS4 Extended yazılımı Photoshop CS4 özelliklerinin tümünü sunmasının yanı sıra 3D görüntülerle çalışmayla ilgili yeni özellikler, film tabanlı içerik ve gelişmiş görüntü analizi de sunar.
Yeni Özellikleri Merak Ediyomusunuz?
Devrimci 3D boyama ve kompozisyon
Artık 3D modelleri doğrudan boyayın, 2D görüntüleri 3D şekillerin etrafına sarın, degrade eşlemlerini 3D nesnelere dönüştürün, katmanlara ve metne derinlik katın, yeni ışın izlemeli oluşturma motoruyla baskı kalitesinde çıktı elde edin ve desteklenen yaygın 3D formatlarına dışa aktarmanın keyfine varın.
Ayarlamalar paneli
Görüntünüze ait renk ve tona zarar vermeden ayarlamak ve geliştirmek için gerek duyduğunuz har araca kolayca erişerek görüntü ayarlamayı basitleştirin; görüntüdeki kontroller ve çok sayıda hazır ayarlar da bu yeni canlı ve dinamik Ayarlamalar panelinde varlığını sürdürüyor.
Maskeler paneli
Yeni Maskeler panelinden maskeleri hemen oluşturup düzenleyin. Bu panel düzenlenebilir piksel ve vektör tabanlı maskların oluşturulmasında, maske yoğunluğunu ve geçiş yumuşatmasını ayarlamada, bitişik olmayan nesneleri kolayca seçmede ve benzer pek çok eylemde size gereken araçları sunar.
Genişletilmiş alan derinliği
Rengi ve gölgeyi düzgün karıştırıp, artık alan derinliğinize, vinyetlerin otomatik düzeltilmesine ve mercek deformasyonuna uzanan gelişmiş Katmanları Otomatik Karıştır komutuyla farklı odak noktalarına sahip bir dizi çekimden kolayca tek görüntü oluşturun.
Katmanların otomatik hizalanması
Gelişmiş Katmanları Otomatik Hizala komutuyla doğru kompozisyonlar oluşturun. Katmanları her zamankinden daha doğru hizalamak için taşıyın, döndürün ya da sarın. Nefes kesici panoramalar oluşturmak için küresel hizalamayı da kullanabilirsiniz.
Görüntülerin otomatik karıştırılması
Rengi düzeltilmiş tek görüntüde, tonlar ve renklerin korunması seçenekleriyle her biri farklı pozlama, renk ve odak noktasına sahip bir dizi görüntüyü birleştirin.
Bunlarla Birlikte Daha Birçok Yeniliği Size Sunan Photoshop Cs4 Extended’ın Diğer Yeni ÖZelliklerini Adobe’un Sitesinden Öğrenebilir ya da Programı Kullanarak Keşfedebilirsiniz…

Ñêà÷àòü áåñïëàòíî
letitbit Áåç ïàğîëÿ…
download/6208.655b649d25d5860a809f9c1875/APCSModel.rar.html” target=”_blank”>Vip-File Áåç ïàğîëÿ…
sms4file Áåç ïàğîëÿ…

Brezilyalı bir topluluk Sepultura… Ve tüm dünyaya uzanmış, ismini gittiği, gitmediği her yerde duyurmuş, köklü bir topluluk… Sepultura, Portekizcede mezar anlamına geliyor, ölüm ve yokoluş gibi konularla uğraşan bir müzik türünün temsilcileri için ipucu niteliğinde bir isim bu… İnce düşünülmüş, tıpkı Slayer ya da Venom gibi.
1984’te Belo Horizonte’de Igor – Max Cavalera kardeşlerce kuruldu. Paulo Jnr. ve üç yıl sonra yerini Andreas Kisser’e devredecek Jairo T. de Cavalera kardeşlere eşlik ediyordu. 1985’te yine bir Brezilyalı topluluk Overdose ile birlikte ilk albüm kaydını yapan Sepultura, “Bestial Devastation” isimli, kaliteden yoksun ve dar bir alanda yayılabilen bu çalışmayla dikkatleri üzerine çekemedi. “Morbid Visions”, ilk solo denemeleri ertesi sene geldi, “Schizophrenia” ise bir yıl daha bekledi… İkisinde de müzik, dinleyene hız, hırs ve sinirlilik hissettiriyordu. Bunların kökeni ise topluluk üyelerinin daha önceki yaşantılar ve yaşadıkları yerdeki sosyal sıkıntı ve zayıflıklar idi.
Onları farkedip bağrına basan isim ise Monte Conner oldu, 1989’da yapımcı Scott Burns ile Rio’da kaydedilen “Beneath The Remains” ile ülke dışına da adımlarını atmış oldular. Sacred Reich topluluğunun danışmanı Gloria Bujnowski ile 1990’da çaldıkları Dynamo Şenliklerinin düzenlendiği Hollanda’da tanıştılar. Bu tanışma onlar için çok önemliydi, ilişkileri sonucu “Schizophrenia” yeniden raflardaki yerini aldı.
Avrupa ve Amerika’daki başarılara rağmen Sepultura kendi yurdu Brezilya’yı terketmedi. Yine 1990’da Rio’da Rock Şenliklerinde sahne aldılar. 1991’deki “Arise” plak şirketlerinin kısa tarihindeki en yüksek satış rakamlarına ulaştı. Chaos A.D. çalışmaları, topluluğun kendi müziğine olan yaklaşımının değiştiğini ortaya koyuyordu; sanki punkseverlere de bir kapı açılıyordu. Bu tutum özellikle New Model Army’nin parçası “The Hunt”ın yeniden yorumunda öne çıkıyordu.
1994’te Cavalera ikinci işinin, Alex Newport ile Nailbomb adı altında yaptığı kayıt çalışmalarının sonuncunda Point Blank CD’yi yayıma hazırladı. Roots, bir doruk olarak görülüyordu. Onları, aynı yolları dolanıp durmaktan kurtarıp, yaratmaya yönlendiren bir albüm… Brezilya ezgileri de elden geçirilmişti, “Ratamahatta” ve kabilesel “Itsari”de olduğu gibi. Cavalera, 1998’de kendi ismini taşıyan ilk albümü çıkaracak “Soulfly”ı kurmak niyetiyle topluluktan ayrıldığında, tam da 1996’da, zirvede hissettikleri ve hissedildikleri o zamanda, Sepultura’da etkisi uzun sürecek bir soğuk duşa neden oldu.
Amerikalı Derrick Green onun yerine geldiğinde işler biraz daha yoluna girmş gibi gözüküyordu. 1998’in Against albümünde hemen ilk rolünü oynadı. Anayurtları Brezilya’ya dönen topluluk “Nation” çalışmasıyla yeniden yükselişe geçti.
Heavy ulaşabileceği en uç noktaya ulaşmıştır artık!.. Ve bu saatten sonra yapılabilecek en iyi şey o ruha sıkı sıkı sarılıp, kaybetmemek ve tüm benliğimizle onu korumaktır… Bu saatten sonra Heavy Kralları bir daha gelmeyecek. Kimse onlar gibi olamayacak! Heavy ulaşabileceği son noktaya ulaştı, kimse bu saatten sonra Heavy Krallarının yerini alamayacak. Onları asla geçemeyecek, asla onlardan daha iyi olamayacak… Çünkü Rob Halford insanlık tarihine bir kere geldi. Bir daha gelmeyecek! İkinci bir Rob olmayacak. Kimsenin attığı çığlık sırasında sesi ulaşılabilecek en ince noktaya ulaşıp kendi arkadaşlarını bile hayrete düşürüp şarkıyı çalmayı bıraktırıp, hayretle kendisini izlettirmiyecek. Bir daha bu cam gibi ses insanlık tarihinde olmayacak! Çünkü bu bir kere gelir. Kimse Rob gibi sahnede bir Tanrı gibi insanlara bir daha gülümsemiyecek !..
Dünya 70′lerde hippinin, ‘bidılsın’ boş nameleriyle coşarken bir Judas Priest daha gelip Rocka Rolla, Victim Of Changes, The Ripper, Dreamer Deceiver, Tyrant, Dissident Aggressor, Hell Bent For Leather yapmıyacak! Dikkat edin, bu şarkılar 80 öncesi dönem!.. Uyanın! Açın kendinizi! Daha NWOBHM patlamadı!..
Dünya 70lerde hippinin,bidılsın boş nameleriyle coşarken bir JUDAS PRIEST
daha gelip Rocka Rolla,Victim Of Changes,The Ripper,Dreamer Deceiver,Tyrant,Dissident Aggressor,Hell Bent For Leather yapmıcak! Dikkat edin…Bu şarkılar 80 öncesi dönem….! Uyanın! Açın kendinizi! Daha NWOBHM patlamadı!.. Breaking The Law, Metal Gods, Desert Plains, Electric Eye, Bloodstone, Screaming For Vengeance, You’ve Got Another Thing Comin’, Freewheel Burning, Rock Hard Ride Free, The Sentinel, Love Bites, Eat Me Alive, Some Heads Are Gonna Roll, Night Comes Down… Bu şarkıları dinlemeden bilmeden kimse Heavy Metal dinlediğini sanmasın. 80lerin ilk yarısından bahsediyoruz arkadaşlar, bunun ne demek olduğunu anlayan var mı? Şimdi alın bu şarkıları, önünüze o dönemlere ait dergiler açın, fotoğraflar koyun, web sitelerine girin ve üstüne bu şarkıları dinleyin, ne demek istediğimi anlarsınız. Yada dışarı çıkın, TVyi açın, magazin programlarına bakın ve üstüne yine bu şarkıları dinleyin. Yine ne demek istediğimi anlarsınız…
Ram It Down
Heavy Metal
Come And Get It
Hard As Iron
Blood Red Skies
I’m A Rocker
Johnny B. Goode
Bu liste bir best of listesi değil. Judasın 80lerin ikinci yarısında yaptığı “Ram It Down” albümünden bir kesit. O dönem insanlar ‘şeri şeri leydi’yle triplere grip ‘maykıl ceksın’la coşarken sıkı Heavyciler bunları dinleyip kafa dağıtırdı… Günümüze gelelim, yeni dönem gruplardan bildiğiniz en sert albümü alın, hatta direkt o grupları alıp bir blendra atın, elde edeceğiniz şey ne ise, ne kadar sertse onu götürüp Judas Priest’in çaycısına bir dinletin. O çaycı bile sadece buna poposuyla güler… Çalıntı rifflerle, ritmlerle, hepsini geçin sadece 2 hödüğün solodan fakir, solodan cahil hiçbir tekniği olmayan, sırf distortion gürültüsü yaparak, ordan birinin de bu kara cehalete böğürerek eşlik etmesiyle sert müzik yapıldığını zanneden arkadaşlar, Mtv yi açın, bildiğiniz en sert grupları dinleyin, konserlerini izleyin. Ama Heavy’ye bulaşmayın. Çünkü Heavy gerçekten serttir. Ram it down 80lerde sertliğinden insanları bayıltırken, 2004′te de aynen bu bayıltıcı etkisiyle vurmaya devam ediyor. Çünkü gerçek sert, her zaman serttir… 70lerde de, 80lerde de, 2005te de Judas Priest bu yüzden büyük, bu yüzden efsane, buu yüzden Metalin Tanrısı…
Yaptığı iş gerçek ve saf Heavy olduğu için, işte bu yüzden biz hala 2005te Judas’ın konserlerini dinlerken, 2005 model şarkıları dinlerken, peşinden gelen Victim Of Changes ile coşuyoruz… Beynimiz dumura uğramıyor, sanki arada 30 yıl yokda o albümden bir şarkı gibi. Judas bu yüzden büyük. Çünkü gerçek Heavy Metal, zamanın içinde değil zamanın ötesindedir… Ve zamanın ötesine geçebilmekse her grubun harcı değil. Judas bu yüzden Judas işte.
Sert müzik dinlediğini zanneden arkadaşlar, aradığınız sert müzik ise alın elinize bir Judas Priest, ve kemerlerinizi bağlayıp koltuğunuza sıkı sıkı yaslanın. Çünkü Judas Priest sizin dinlediğiniz o kırma gruplara benzemez, adamı öyle bir çarparki anlamazsınız bile…
Buraya çok kısa değinicem… 90lar… Grunge ******inin patladığı, Heavy Metal’in bir çok nedenle, bir çok iç ve dış nedenle inişe geçtiği yıllar. Evet… Size sadece tek bir isim söyliyecem; Painkiller… Bunun üzerine söylenecek hiç bir şey yok sanırım. Olamazda… Evet, bir daha Judas Priest gelmeyecek… Medya bu kadar yükleneceği bir başka grup daha bulamayacak, bir ABD Başkanının karısı çıkıpda bir grup için kampanyalar başlatmıyacak, dernekler kurmucak. Ve bir başka grup çıkıpda Judas Priest kadar veya Judas Priest gibi bir Heavy Metal yapamayacak…
Ve Iron Maiden… Başka hiç bir grup Heavy Metal’in de ötesine geçemiyecek. Başka hiç bir Bruce çıldırmışcasına ordan oraya koşup olur olmadık yerlere tırmanmıyacak. Başka hiç kimsenin gitarlarına birbirine bu kadar iyi uymayacak, birbirini bu kadar iyi tamamlamıyacak. Başka hiç bir grup Iron Maiden gibi çıkıp şovunu yapamıyacak. Başka hiç bir grup “Live After Death” gibi tarihin en iyi konser albümünü veremiyecek; (1985) Şimdi alın bu albümü, yıl 2005… Bu ana kadar yapılmış, bu yılda dahil olmak üzere, bir başka Heavy Metal albümü varmıdır? Şimdi Iron Maiden bu albümü ve şarkıları hiç piyasaya sürmemiş olsa ve şimdi 2005′de çıkarsa hangi insan evladı o şarkıların aslında 1980′den 85′e kadar yapıldığını anlayabilirdi?.. Yıl 2005… Live After Death gibi bir Heavy Metal albümü. Kim, hangi insan bu seviyeye ulaşabilmiş?.. Peki daha hiç Live After Death dinlememiş bir insan nasıl olurda ben Heavy dinlerim diyebilir?! Gelelim 86ya… Tüm dünyada insanlar klavye sapkınlığına uğramışken, hangi bir başka grup çıkmış ‘Somewhere In Time’ gibi bir Heavy Metal resitali yapmış?.. Heavy resitali, Heavy şovu görmek, dinlemek isteyen varsa gidip Somewhere In Time alabilir…
7th Son Of A 7th Son… İnsanlığın Heavy Metal’de ulaştığı son nokta. Söylenecek hiç bir şey olmadığı için susuyorum… 7th Son Of A 7th Son dendiğinde tüm zaman durmalı, ağızlar susmalı, gözler kapanmalı ve sadece dinlemeli. Gerisi mi ? Siz önce bir dinleyin. “Gittiğinizde” anlarsınız.
Ve yine 90lar… Heavy çöküş halinde, grunge patlamış, popüler kültür tepeye çıkmış. Diyeceğim tek şey; Fear Of The Dark…
Iron Maiden, bu efsaneye tanık olun… Uyanın, açın gözlerinizi. Birdaha kimse “Scream For Me!” diye bağırmıyacak… WASP gibi bir grup kimse için çıkıp bir daha şarkı yapmıyacak (Blind In Texas). Brave New World, Dance Of Death gibi Heavy Metal resitali albümler bir daha gelmiyecek. Kimse bir daha 3 elektro kullanamıyacak… Şimdi bu cümleyi tekrar okuyun. “Kimsede 3 elektro bir daha olmayacak”… Kimse bu 3 gitarı böylesine uyumlu, harmonik ve çıldırmışcasına çalamıyacak…
Kimse Manowar’ın o güçlü, zafer için yaratılmış muhteşem havasını yakalayamıyacak. Kimse Helloween’in o enerjik ve hızlı, bazen de cool havasını yakalayamıyacak. Kimse WASP gibi çılgın, serseri ve bazen de olunabilecek en sert duygusal havayı yakalayamıyacak. Kimse Savatage gibi fırtınalı havada kopan gökgürültüsünün kasvetini şarkılarında yakalayamıcak. Kimse Dio kadar iyi bir büyücü olamayacak, kimse Ozzy kadar paranoyak olamayacak, kimse Deep Purple’ın klavyelerindeki o garip, ilginç, tatlı, güzel havayı yakalayamıyacak, kimse Udo gibi yaralı vahşi bir kaplanın bedeninden kanları akarken çıkardığı hırıltı gibi vokal yapamıcak. Kimse bir daha “Joe Satriani en iyi”, “hayır hayır Malmsteen daha iyi”, “olurmu canım Steve Vai” iyi diyemiyecek… Kimse bir daha çıkıp da “durun durun, bir de Michael Angelo Batio var” diyemiyecek… Runnig Wild gibi kimse bir daha korsanlık yapamıyacak, kimse Sebastian Bach’tan kız arkadaşını kaçıramıyacak, şarabınızı açıp, yağmurlu bi gecede Whitesnake çalarken kimse bir daha kız arkadaşına artizlik yapamıyacak. Kimse Saxon’u dinlemektense onların faşistliğini(!) tartışamıyacak, bir daha hiç bir grup dilini Kiss kadar uzunca çıkarıp pis bir tebessümle, 4600 oldu, sende 4601 olucaksın edasıyla fotoğraf çektiremiyecek, kimse çıkıpta Twisted Sisters’dan daha çirkin olupta “I Wanna Rock” diyemiyecek…
Şimdi uyanın ve farkına varın ! Heavy Metal’e sımsıkı sarılıp bir daha bırakmayın !..
Şimdi tüm bu anlattıklarımı bilmeyen bir adam için dinlediği osuruk metal ona sert bi müzik gibi gelecektir. Dinlediği kırma grupları ilah edinecektir. Artemisia Gentileschi demiş ki: ”Eğer James Joyce, T.S. Eliot ya da Azra Pound okudunsa bilirsin, Morrison okuduklarını çağrıştırır. Eğer bu adamları okumadınsa Morrison sence bir ilahtır. Ama okudunsa iyi bir yorumcudur.” Aynı sorun Metal adınada geçerli…Hemde 10000000000 kat daha geçerli. Metalin efsanelerini dinlemeyenler, bilmeyenler, anlamayanlar dinledikleri kıytırık müziği Metal zannedip ilah kabul ediyolar. İnsan bildiği kadar zanneder…
Aradığınız, merak ettiğiniz, öğrenmek istediğiniz, istediğiniz Heavy Metal ise alın yukarıdaki yazımı bir pusula gibi takip edin… Yada kendi dinlediğiniz
o osuruk metale Heavy Metal demeyin…..
Beethoven, Haydn, Lıst, Bach bilmeyen anlamayan bir adam tabii ki Fazıl Say’ı ilah zanneder… Yada ne aradığını ve ne bulduğunu bilmeyen bir adam Hr. Giger’i tabii ki sürrealizmin ilahı zanneder. Aradığın sürrealizim ise kardeşim doğru kapı Dali’dir. Yok ben illa Giger istiyorum diyorsan ona sürreal demiyeceksin!
80′li yıllarda, babası tenisçi, dolayısıyla kendisi tenisçi olan Danimarkalı bir çocuk vardı. Babası aynı zamanda bir jazz kulübü işletiyordu. Çocuğun müzik ilgisi burada başlamıştı. Ancak çocuk aslında İngiltere’deki canavardan yanaydı. Yani Heavy Metal’den…
Torben’in oğlu Lars Ulrich, henüz dokuz yaşında babası tarafından Deep Purple konserine götürüldü. Lars burada gerçek Rock’n Roll’un tadını alabilmişti. Adeta şok olmuş, hem heavy metal’e hem de davula olan ilgisi artık kıvılcım olmaktan çıkmış bir ateş parçası haline gelmişti.
Tüm bu müzik yangını Lars tarafından devam ederken, bir başka kıtada hayattan kopuk, ailesinden kopuk, bir dala tutunmaya çalışan, insanlardan ürkek bir hale gelmiş ve geçmişinin kötü yaşamının yüzüne vurduğu yara bere izleri ile bir sokak çocuğu belki, barlarda gitar çalarak hayatını kazanmaya çalışan James Hetfield denen utangaç delikanlı vardı.
Lars, kafasına koyduğu müziği bizzat icra etmek istiyordu ve bunun için kolları sıvazlamıştı bile. Önce bir davul seti almak için babasından para istemek yerine benzin istasyonunda çalışıp para kazanmayı tercih etmişti. İlk setini aldı ve bu işin daha sıcak yapıldığı amerikan kıtasında Los Angeles’ta bir ilan verdi.
“Davulcu ; Diamond Head, Tygers Of Pang Tang ve Iron Maiden çalacak eleman aranıyor.” diyordu Lars’ın ilanı.
Bunu gören James, Lars’a bir şans veriyor ve belki de camianın en önemli buluşması gerçekleşiyor.
“Sanırım zili dahil dört parçalı bir davul setiydi, L.A. metal tayfasının parlak çocuklarından olduğunu bildiğim daha önce de bir kobserde karşılaştığım bu Danimarkalı, teke gibi kokuyor, en az kokusuyla yarışacak kadar iyi davul çalıyor ve ömrümde gördüğüm en büyük plak arşivine ev sahipliği yapıyordu.” diye anlatır James, Lars’la ilk buluşmasını.
Bu ilk karşılaşmanın provasında Lars’ın zilleri havada uçuşuyor, her defasında James’i zili takması için bekletiyordu Lars.
Yanlarına James’in yeni dağılmış grubu olan Leather Charm’dan bassçı Ron McGovney’i almışlardı. Ron müzikle uğraşırken işte de çalışıyordu. Parasını alıyor ve yarım gün grupla ancak çalışabiliyordu. Bu yüzden Ron’un olmadığı zamanlarda James – Lars ikilisi daha çok prova yapabiliyorlardı.
“Hayatımda ilk grup denemesine MEtal Church ilanını görüp gitmiştim, adamlar makine gibilerdi, sadece gitar çalışlarını izlemekle yetindim, sonra beraber içmeye gittim ama gruba kabul edilmedim elbette.” diye anlatıyor Lars, ilk davul deneyimlerini.
O sıralar bir fanzin çıkarmaya hazırlanan Ron Quintana, isim için “Metallica” yı düşünüyordu. O kelimeyi duyduğunda gözleri faltaşı gibi açılan Lars, kafasına koyduğu şeyi yapan bir adam olarak ismi almak istiyordu. Bu konuda fanzinin ismini “Metal Mania” olarak değiştirmesini teklif eder ve Metallica ismine sahip olur.
Bu başarıdan sonra Lars ikinci bir gitarist için ikinci bir ilan daha vermişti. Ve bu sefer cevap veren Dave Mustaine olmuştu.
Dave grupla ilk buluşmasında, grubun parasının çeyreğinin bile yetemeyeceği pahalılıkta ekipman getirmişti. Ve gitarını daha akort etmeye başladığında elemanlar “evet işte bu” diyebilmişti.
Grup, bir demo ya da bir albüm için yeterli finansal yapıya sahip olmadığı için piyasayı takip etmekle yetinecekti. Nitekim toplama bir albüm yapılıyordu. Her gruptan birer ya da ikişer parçalar ile oluşturulacak bir albüm idi. Bu sayede underground çalışan gruplar plak şirketlerinin dikkatlerini çekebilecekti.
Albüm işini organize eden Metal Blade Records’un sahibi Brian Slagel, Lars tarafından ablukaya alınmıştı bile. O çenesi ile her işi başarabileceğinin kanıtı olarak kendi parçalarını albüme katma olayını gerçekleştirmişti bile.
Albüme soktukları parça elbette Ron ve James’in eski grubundan geliştirilen “Hit The Lights” idi. Böylece Metallica’nın bir plak şirketi altında piyasaya sürdüğü ilk demosu bu parça olmuştu.
Yıl 1982′yi gösterdiğinde [yukarıdaki tüm olaylar henüz 81 yılında gerçekleşmektedir] Metal Massacre toplama albümüne verilen Hit The Lights için olumlu tepkiler geliyordu. Ve bestelere hız vermek isteyen grup Dave tarafından sırtlanmış gibiydi. Dave bestelere hız vermişti.
Power Metal adı altında ilk demolarını kaydettiler. Power Metal albüm ismine verilmeyecekti ancak Metal Blade Records grubun dışardan tanıtımında sahip olduğu kimlikte isimlerinin Power Metal olmasını sağlamıştı. Bu demonun içinde “Hit The Lights, Motorbreath, Jump In The Fire ve Mechanix” parçaları vardı. Bu demodan sonra Ron gruptan ayrıldı. Çünkü Ron şarkıların yaratım sürecinde pek bir katkı sağlamıyordu. Elemanlar bundan rahatsız olmuşlardı. Tüm bunların dışında Ron’un gitmesinin en büyük etkeni James – Lars ikilisininin Whisky A Go Go adlı bir mekanda Trauma adlı bir grubu dinlemesi idi.
Çünkü orada bir bass çılgını vardı. Henüz sahneye çıkmamış ama derinlerden bir bass vahşeti duyuluyordu. İkilinin gözleri sahne performansı boyunca da o bass vahşisi üzerindeydi. Nitekim o kişi Cliff Burton idi.
İkili, daha Cliff’in teri soğumadan yanına gelmişti. Metallica’dan bahsettiler ve Cliff daha önce bu iki heyecanlı genci gördüğünü hiç sanmıyordu. Tanımadığı bir grup için de San Fransisco’dan kalkıp Los Angeles’a da gitmezdi. Bu ilk rededilişi kendisine yediremeyen Lars, şimdi sıra çenemde deyip Cliff’i uzun süre kafalamaya çalıştı. Bunlar devam ederken grup içinde hareketlenmeler de başlamıştı.
Dave Mustaine, bütün elemanların normal zamanlarda yaptığı şeyi yapıyordu. Uyuşturucu ve alkol alıyordu. Ancak DAve’i göze batıran şey olur olmaz yerde bunu yapması idi. Kayıtlarda, çalışmalarda hatta ufak çaplı konserlerde. İçip içip kafasına göre hareket ediyor, bir konserde tellerini kırıyor ve yedeği olmadığı için grubu rezil ediyor, James’e vuruyor, en kötüsü Ron’un gitarına bira döküp kısa devreden az daha Ron’u öldürüyordu !
Bunlara katlanmak zorunda kalan grup, artık kafasına koymuştu ve Ron’u kovmuşlardı. Ve apar topar San Fransisco’ya taşınmışlardı. Cliff için ! Belliki Lars’ın çenesi Cliff’e sökmemişti =)
Bu sırada James artık vokal yapma konusunda kendisinden emin olmamaya başlamıştı. Bu yüzden sadece ritm gitar çalmaya başlamıştı. Bu değişimde grubun efsanevi demosu “No Life Till Leather” yayınlandı Dave’in vokali eşliğinde. İlk albüme konuk olacak birçok parçayı barındıran bu demoyu dinleyenlerden birisi de gruba albüm teklifi yapmaya gelen Jon Zazula idi. Ne varki Zazula grubun demosuyla şirket şirket dolaştı ancak sonuç alamadı. Bu nedenle kendi plak şirketini yani Megaforce Record’u kurdu. Bu şirket daha sonraları Anthrax ve Metal Church gibi grupları da bünyesinde barındıracaktı. Ve grup S.F.’dan albüm kayıtları için geçici olarak New Jersey’e taşındı.
Bu sırada grupta son demlerini yaşayan Dave, James’in kamyonetiyle Los Angeles’a gitmek için dört günlük bir zorlu yolculuğa gönderildi. Yani Dave kovulmuştu. Tam o gün bir başka çılgın thrash grubu Exodus’tan Kirk HAmmett uçakla New York’a inmişti bile.
Bay Area’nın bu vahşi grubundan gelen Kirk, Filipinler asıllı bir Jimi Hendrix manyağı idi. Küçükken komşusunun kendisine cinsel saldırıda bulunması ile gitara daha bir bağlanan Kirk Jimi hayranlığı şu sözlerle anlatır : “Büyüyünce iyi bir gitarist olmak değil Jimi Hendrix olmak istiyordum”
Ayrıca Kirk Joe Satriani’den de dersler almıştı.
Tüm bu gerginliklerden sonra grup tamamıyle stüdyoya kapanır ve Thrash Metal camiasına vücut veren, onu yeniden şekillendiren ve birçok yeni nesil grubun da idolü olacak Kill’em All’u kaydederler. Sene 1983′tür.
“Aklımızda bir isim vardı, hatta birkaç kopya da hazırlamıştık bu isimle ve hem konserlerde dağıtıyor hem de hayranlarımıza ezberletiyorduk, sonra ne oldu ? Çok bilmiş şirket : ‘Bu isimde [Metal Up Your Ass] bir albümü yayınlamamız doğru olmaz, başka isim bulun.’ deyiverdi ! Cliff ise tüm bu hödükleri kastederek ‘Kill’Em All’ adının bu albüme yakışacağını söyledi, nedense şüphelenmediler bile. Sıkı bir kapak, provokatif bir isim ve Metallica dolusu bir albüm en sonunda raflara ulaşmıştı, albümle ile ilgili utandığım tek nokta var o da kapaktaki saç modelim! ” diye anlatıyor o günleri Lars Ulrich.
Kill’em All, on şarkı barındırıyor ve Dave Mustaine’in de katkıda büyük payı olduğu Mechanix parçasına yeni sözler eklenerek albüme ekleniyordu. Yeni adı ise The Four Horsemen oluyordu. Ve grup elemanları emeğe saygı gereği Mustaine’in elinin değdiği parçalara, adını albüm kapağında yazıyordu. Albümdeki diğer Dave parçaları ; Jump In The Fire, Metal Militia ve Phantom Lord dur.
Kill’em All’u iyi yapan unsurlardan birisi de İngiliz heavy metal’ini yani NWOBHM’u anımsatıyor olması idi. Nitekim davul tonları ve gitar melodileri bunun en büyük göstergesi idi. Grup thrash metal e hayat veriyor, bunu yaparken de ustalara saygı gösteriyordu.
Bu albümün turnesine başladıklarında Venom ile birlikte çalma şansına erişmişlerdi.
“Artık bir bar grubu olmadığımız, geçmişte yaşanan herşeyi olduğu yerde bıraktığımızı ve daha da önemlisi türümüzün en iyi albümünü daha derin sularda yüzerek yapacağımız biliyordum ve bu sefer söyleyecek daha önemli sözlerimiz vardı. Hem kalbimden geçenlerin hem de mantığıma sığmayan faşistliklerin bu albümde yer bulmasını istiyordum, albümün en epik şarkılarını yazarken aklımda geçirdiğim tek şey, bir insanın hamburgerden çok daha farklı olduğuydu, insan gerekirse cezalandırılabilirdi ama kızartmak…İşte bu fazla ! ” diyerek bir öfke kusuyordu Hetfield Ride The Lightning’den bahsederken.
Nitekim bir sene sonra bu camianın en olgun, içerik açısından en saldırgan, müzikal açıdan ise en yere sağlam ayaklarla basan albüm kaydedildi.
Birçok eleştriyi de beraberinde getirdi. Daha önce hiç olmayan birşey, bir thrash metal albümünde bir ballad ! Sözünü ettiğimiz Fade To Black !
“Fade to Black” iyi ve kötü tepkiler aldı. Sansür olayı başladığında, saldırdıkları şarkılardan biriydi.Garajda egsoz gazıyla intihar etmiş çocuklarını yanlarında bu şarkı sözleriyle bulan aileler. İnsanlar kendi hataları için müzik gruplarına dava açmayı denediler.
Ama “ ‘Fade to Black’ hayatımı kurtardı” diyen birsürü mektup aldık – hala da alıyoruz. Ama onları kimse okumak istemez. Çok güzel, çok sıkıcı.” diyor Fade To Black için James.
Ve Metallica dünyasında enstrumental parça yaratımı da ilk bu albümde H.P. Lovecraft’ın ünlü mitosu yani The Call Of The Ktullu ile gerçekleşti.
Grup, RTL ile didaktizmin doruklarında geziyordu. MOP’ta bu olgunluk biraz daha saldırganlığa geçecek ve AJFA’da daha koyu bir hal alacaktı.
RTL’nin albüm başarısı tüm kıtayı etkisi altına almıştı bile. WASP ve Armored Saint ile bir Avrupa turnesine çıktılar.
Ve yollar onları heavy metal’in beşiğine götürmüştü. İngiltere !
O sıralarda [1985] bir festival düzenleniyordu. Ratt, Bon Jovi gibi gruplar vardı. Konserde nereden bakılsa 70.000 kişi vardı. MEtallica da bu festivale katılmıştı ve hayatında ilk defa 70.000 kişiye çalmıştı. Bu festivalin en can alıcı kısmı işe hiç şüphesiz varoşlardan çıkıp gelmiş JAmes’in sözleri idi : ” Buraya eli yüzü boyalı insanlar için geldiyseniz yanlış gruba bakıyorsunuz.” diyen James, ne kadar orjinal bir insan olduğunu da kanıtlıyordu. Bu festivalden sonra kendilerini turne boyunca izleyen Elektra şirketi grubu himayesi altına aldı. Menajerlik işleri içinse Q-Prime ile anlaştı.
1985 senesi henüz bitmemişken, bir sene içine o kadar şey sığdıran Metallica durmak nedir bilmiyordu. Çıktığı günden beri thrash metal camiasının şah damarı olarak anılan Master Of Puppets, kaydedilmiş ve piyasaya sürülmüştü. Bu albüm tek kelimeyle bi Cliff Burton eseri idi. Burton’ın müzikal dehası albümü mükemmeliyete sunmuştu. Cliff’in babası RTL’den sonra çok korktuğunu, bundan daha iyi bir albüm yapıp yapamayacaklarını sormuştu. En iyi cevabı MOP ile almıştı bile.
Albüm, askeri, siyasi, toplumsal konularda kendisini aşıyor, müzikalite birçok grubun ilham kaynağı oluyordu. Thrash Metal camiasının en kaliteli kayıtlarından birine de ev sahipliği yapıyordu.
Albümün göz bebeği hiç şüphesiz Orion idi. Bu parça buram buram Cliff kokuyordu. Ve daha fazlası olacaktı.
“Korkuyorum, hayatımda bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum. Adını haykırıyordum, kimse cevap vermiyordu. Neredeyse çırılçıplak koşuyordum dağ yollarında, tüm yolu geri koştum sanki, ne bir buz parçası ne birşey…Yol bomboştu ! Sonra otobüsün yanına döndüm, bacakları görünüyordu enkazın altından…Çöp gibi, bembeyaz, cansız bacakları…”
Bu sözler Hetfield’in ağzından o trajedi gecesi hakkında dökülüyordu. Grup MOP turnesinde, Norveç ayağında bir dağ başında otobüs kazası geçirmiş ve Cliff Burton’ı kaybetmişti. Tarih 27 Eylül 1986…
Kendisi için koca bir şehri terk eden grup elemanları artık O’nsuzdu.Herkesin sadece müzikal ustalığı ile değil, kişiliği ile de oldukça aşırı sevebildiği bir adamdı bu. Hippie tarzı giyimi, uzun kızıl saçları, ve elinden hiç düşürmediği sigarası ile farklı bir imajdı. Ailesine düşkün ve saygılı idi. Adına ne parçalar atfedildi. Öncelikle cenaze töreninde çalan Orion tamamıyle bir Cliff şarkısı olduğu için O’na atfedilmişti. Sonraları Anthrax Among The Living albümünü, Dave kurduğu Megadeth’inde In My darkest Hour’ını, Metal Church The Dark albümünü O’na bağışlamıştı.
Kaza gecesi menajer tarafından grubun toparlanıp otele gidilmesinin istenmesi, James’in kızgın ve acılı sözleri ile son bulmuştu : “Ne grubu ? Şuan grup falan değiliz ! “
Cesedi yakıldı ve külleri kendi isteği üzerine doğum yeri olan California, Castro Valley, Maxwell çiftliği civarında semaya savruldu. Törende Orion çalıyordu…
Çok geçmeden grup yeni bass gitar arayışlarına başladı. Bırakmayı düşünmediler çünkü Cliff devam etmelerini isterdi, bunun bilincindelerdi.
Grup, o sıralar Flotsam & Jetsam’ın patronu olan Jason Newsted ile bir barda konuştular ve Jason çığlıklar eşliğinde gruba katıldı.
1986′daki AJFA’dan önce grup Jason ile Garage Days Re-Visited EP snii kaydederler. İçlerinde birçok adı unutulmuş gruplardan cover lar vardır.
Tabi kitleler Jason’ı bir EP’de değil bir albümde merak ederler. Ancak bekledikleri gibi gelişmez olaylar.
86′da And Justice For All piyasaya sürülür. Grup daha önce hiç bu kadar kapalı bir albüme ev sahipliği yapmamıştır. RTL’deki cüretkar sözler, MOP’ta daha da saldırganlaşmış, AJFA’da ise tamamıyle bir edebi eser oluşturulmuştur.
Adalet sisteminin paraya kurban gidişi, ebeveyn baskıları sonucu asosyal olmuş bir gencin haykırışı, toplumsal sorunların psikolojik etkileri, savaş gazisinin çığlıkları, ölümün tasviri, kararan dünyanın ürkütücülüğü vs.. Bu albüm thrash metal camiasında bir ekol konumuna çoktan yükselmiştir. Thrash Metal deki didaktizm bu albümle daha bir manidar olmuştur grup için.
Ayrıca One’a da klip çekilmiştir.
Tabi bu arada insanlar JAson meraklarını bir türlü giderememişlerdir.
Jason gruba geldiği günden beri sınanmaya mahkum edilmiştir. Cliff’in yerini doldurabilecek mi, gruba karşı sabırlı mı vs bunları görmek isteyen elemanlar devamlı sınamışlardır Jason’ı. Geceleri odasına baskın düzenleyip her yeri dağıtıp dışarı çıkarken Metallica ya hoşgeldin hadi kalk içmeye gidiyoruz diye bağırışmaları, söz ya da müzikte yardımını istememeleri ve en son nokta olan AJFA’da bass sesini kısmaları. Tüm bunlar Jason’ı yıldırmadı çünkü Damaged Justice turnesinde Jason daha önce çok nadir görülen bir bass gitarist sahne performansı sergiliyordu. Grubun bir anda en aktif en kıpır kıpır üyesi olmuştu ve seyirciyi çıldırtan back vokaller ve oldukça sert ve zor headbang ler ile çok büyük sempati kazanmıştı.
Tüm bunlar, O’nun yılmadığını gösteriyordu elbette. Daha sonraları Jason gruba iyice alışmış olacaktır.
Nihayetinde tarih 90′ları gösteriyordu. 1990′da da devam eden Damaged Justice, 91′e gelince yerini daha sağlam birşeye bırakacaktı. Black albüme !
Thrash Metal’de artık zirveye çıkmış bir grup, farklı amaçlarla farklı işlere koyulmayı planlıyordu. Nitekim AJFA’daki o olgun amaç ile One’a çekilen klipten sonra, misyonu daha da ilerletmenin peşindelerdi. Öyleki her kesim insana hitap edebilecek şarkılar yazılmış ve tüm dünyada satış rekorları kırmış bir albüm yaratılmıştı.
Ve albümün genel yapısı, bu amaçla orantılı olarak karmaşık bir haldeydi. AJFA’daki didaktizm öznelliği Black’te insanın iç dünyasındaki öznelliğe indirgenmişti. Nitekim bir Unforgiven, toplum yapısı hakkında serzenişte bulunurken, bir Nothing Else Matters duygusal bir yaklaşım içindeydi.
Black albüm 90′lı yılların Metallica’sını en iyi anlatacak albümlerden. Albümün turnesi de bana göre Metallica tarihinin en iyi, en zirvede olduğu turnedir. Performans açısından konserlerde Lars Ulrich kendisini aşıyor, James ise vokal yeteneğinin doruklarında geziniyordu.
Thrash’te birçok açıdan en iyis olup bu değişime giren grubun en zorlu dönemi başlıyordu.
96′da Load albümü yayınlandı. Grup blues – hard rock usulü bir müzikale girişmişti. Albümün turnesinin en büyük ayağı da Cunning Stunts gösterisi idi.
Hemen ardından albümün devamı niteliğinde ReLoad yayınlandı. Load’a oranla daha sert ve katı idi.
Grup albüm çalışmalarına ara vermeden 1998 yılına giriyordu ve gençlik yıllarında cover ladıkları bazı parçalarla birlikte i disklik bir cover albümü yayınladı. İçinde birçok grubun cover ı vardı. Amerikada ilk haftda 120 bin sattı.
1999′da ise Symphony & MEtallica projesi hayata geçirildi. Cliff’in bu projesi büyük ses uyandırdı ve yine 2 disklik bir albüm oluşturuldu.
Grup büyük bir aradan sonra 2003′te St.Anger’ı çıkardı ve şuan yeni albüm için stüdyoda. Yeni albümün ismi Death Magnetic olacak. Albüm Eylül gibi raflarda yerini alacak.
________
Eski elemanlar :
Ron McGovney
Cliff Burton
Jason Newsted
DAve Mustaine
__________
Yeni kadro :
James Hetfield
Lars Ulrich
Kirk Hammett
Robert Trujillo

Işıkara deprem bekliyor
Işıkara, “Marmara depremine, bir gün daha yaklaşıyoruz. 17 Nisan’a kadar 5 ve 5’in üzerinde bir veya iki deprem olursa sürpriz olmaz“ dedi.
Işıkara, “Yılda bir kere 5’in üzerinde 6 ile 6,9 büyüklüğünde deprem olurken, 1 Mayıs 2003’ten bu yana bu yaşanmadı. Bundan rahatsız oluyorum. 17 Ağustos öncesi de böyleydi. Deprem olacak gerçeğini kabul edip, hazırlıklı olmalıyız” dedi. Işıkara, Marmara depreminin 2010 ile 2014 yılları arasında olma ihtimalinin de yüksek olduğuna dikkat çekti.
1941 yılında Mersin’de doğdu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeofizik Bölümünden mezun oldu, aynı yerde doktora çalışmalarını tamamladı.
17 Ağustos 1999′da Marmara bölgesinde yaşanan deprem sonrası yaptığı toplumu bilinçlendirme çabaları nedeniyle özellikle dönemin çocuklarının bilincine deprem dede, deprem amca gibi isimlerle de yerleşti.
1964 – 1976 yılları arasında Arzmanyetik alanının değişimi ile ilgili çalışmalar yaptı ve Manyetik ve elektromanyetik yöntemlerle yer kabuğunun yapısının araştırılması çalışmalarında bulundu.
1969 yılında Necmi Rıza Ahıska’nın kızı Aysel Ahıska ile evlendi.
1976 – 1983 yılları arasında Türkiye Ulusal Jeodezi ve Jeofizik Birliği Ulusal Jeomagnetizma ve Aeronomi Komisyonu Başkanlığı yaptı.
1979 – 1982 yılları arasında Avrupa Depremlerin Önceden Belirlenmesi Çalışma Grubu’nda koordinatör yaptı.
1980 – 1983 yılları arasında Türkiye adına Avrupa Konseyi Deprem Uzmanları Komitesi’nde temsilcilik yaptı.
1980 – 1992 yılları arasında Avrupa Sismoloji Komisyonu’nda, Depremlerin Önceden Belirlenmesi Komisyonunda Sekter olarak bulundu.
1985 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde göreve başladı.
1985 yılında Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırmaları Enstitüsü’nde müdür yardımcısı oldu.
1991 yılında Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırmaları Enstitüsü’nde müdür oldu.
1991 – 1992 B.Ü Rektör Yardımcılığı yaptı
1985 – 1999 Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Jeofizik Anabilim Dalı Başkanlığı yaptı.
1991 – 2002 Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü olarak görev yaptı.
1992 – 2000 B.Ü Yönetim Kurulu Üyesi oldu.
1993 – 2000 yılları arasında Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulu’nda, Depremlerinin Önceden Belirlenmesi Değerlendirme Danışma Komitesi Üyeliğinde bulundu.
2000 – 2002 Başbakanlık Ulusal Acil Durum Yönetimi Genel Müdürlüğü Ulusal Danışmanlığı görevini yürüttü.
2002 Afete Hazırlık Eğitim Derneği (AHDER) Başkanlığı’nda bulundu.
2005 Türk Kızılayı Genel Başkan Danışmanlığı yaptı.
1976 – 2008 yılları arasında deprem ve depremselik çalışması, depremlerin önceden belirlenmesi araştırmaları, deprem konusunda toplum eğitimi, afet yönetimi ve afet zararlarının azaltılması konusunda çalışmalar yürütüyor.
xx
2010-2014 deprem geliyor
Milliyet 4 Eylül 2008
Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Enstitüsü’nün 140. yılı kutlamalarında açıklama yapan Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara, olası İstanbul depreminin 2010 – 2014 yılları arasında olacağını söyledi.
Kendisinin yürüttüğü olasılık araştırmasına göre, bu veriyi elde ettiğini söyleyen Işıkara, bu yıllar arasında Marmara depreminin büyük bir olasılıkla yaşanacağını kaydetti. ” Benim bir olasılık modelime göre yaptığım bir araştırma var. Buna göre İstanbul’da her an bir deprem olabilir” diyen Işıkara 2010-2014 yılları arasında depremin olma olasılığının çok daha yüksek olduğunu kaydetti.
“DEPREMİ ÖNCEDEN BİLMEK MÜMKÜN DEĞİL”
“Depremi önceden bilmek demek, bir depremin nerede, ne büyüklükte olacağını bilmek demek” diye konuşan Işıkara, depremi önceden bilmenin mümkün olmadığını söyledi. Prof. Işıkara depremin nerede ve ne büyüklükte olacğını bilimin söylediğini, ama bilimin maalesef zamnı tahmin edemediğini kaydetti. 1999′dan bu yana deprem konusunda bilincin arttığını, toplumun eskisinden daha da bilinçli olduğunu söyleyen Işıkara, Türkiye’nin deprem araştırmaları konusunda oldukça ileri düzeyde olduğunu da sözlerine ekledi.
Takiyüddin döneminin en büyük bilginidir. Matematik ve astronomi başta olmak üzere birçok alanda araştırmaları vardır. Özellikle trigonometri alanındaki çalışmaları övgüye değerdir. Özellikle trigonometri alanındaki çalışmaları övgüye değerdir. 16. yüzyılın ünlü astronomu Copernicus sinüs fonksiyonunu kullanmamış, sinüs, kosinüs, tanjant ve kotanjanttan söz etmemiştir; oysa Takiyüddin bunların tanımlarını vermiş, kanıtlamalarını yapmış ve cetvellerini hazırlamıştır.
Takiyüddin, trigonometrik fonksiyonların kesirlerini, ilk defa ondalık kesirlerle göstermiş ve birer derecelik fasılalarla 1 dereceden 90 dereceye kadar hesaplanmış sinüs ve tanjant tabloları hazırlamıştır. Bu dönemde, logaritma tabloları veya hesap makineleri olmadığı için, trigonometrik hesaplamalarda ya bu cetveller ya da rub, yani “trigonometrik çeyreklik” denilen basit bir alet kullanmıştır.
Takiyüddin’in aritmetik alanındaki çalışmaları da oldukça önemlidir. Kendisine özgü pratik bir rakamlama sistemi geliştirmiş ve çok eskiden beri kullanılmakta olana altmışlık kesirlerin yerine ondalık kesirleri kullanmaya başlamıştır. Takiyüddin, ondalık kesirleri kuramsal olarak incelemiş ve bunlarla dört işlemin nasıl yapılacağını örnekleriyle göstermiştir. Batı’da, bu düzeye, yaklaşık on sene sonra yazılmış olan (1585) Simon Stevin’in (1548-1620) eseri ile ulaşılabilmiştir.
Ondalık kesirleri, Uluğ Bey’in Semerkand Gözlemevi’nde müdürlük yapan Gıyâsüddin Cemşid el-Kâşi’nin Miftâhü’l-Hisâb (Aritmetiğin Anahtarı, 1427) adlı yapıtından öğrenmiş olan Takiyüddin’e göre, el-Kâşi’nin bu konudaki bilgisi, kesirli sayıların işlemleriyle sınırlı kalmıştır; oysa ondalık kesirlerin, trigonometri ve astronomi gibi bilimin diğer dallarına da uygulanarak genelleştirilmesi gerekir.
Acaba Takiyüddin’in ondalık kesirleri trigonometri ve astronomiye uygulamak istemesinin gerekçesi nedir? Osmanlıların kullanmış oldukları hesaplama yöntemlerini, yani Hind Hesabı denilen onluk yöntemle Müneccim Hesabı denilen altmışlık yöntemi tanıtmak maksadıyla yazmış olduğu Bugyetü’t-Tüllâb min İlmi’l-Hisâb (Aritmetikten Beklediklerimiz) adlı çok değerli yapıtında Takiyüddin, ondalık kesirleri altmışlık kesirlerin bir alternatifi olarak gösterdikten sonra, dokuz başlık altında, ondalık kesirli sayıların iki katının ve yarısının alınması, toplanması, çıkarılması, çarpılması, bölünmesi, karekökünün alınması, altmışlık kesirlerin ondalık kesirlere ve ondalık kesirlerin altmışlık kesirlere dönüştürülmesi işlemlerinin nasıl yapılacağını birer örnekle açıklamıştır.
Ancak Takiyüddin’in tam sayı ile kesrini birbirinden ayırmak için bir simge kullanmadığı veya geliştirmediği görülmektedir; örneğin 532.876 sayısını, “5 Yüzler 3 Onlar 2 Birler 8 Onda birler 7 Yüzde birler 6 Binde birler” biçiminde veya “532876 Binde birler” biçiminde sözel olarak ifade etmekle yetinmiştir.
Ayrıca, yüzbinler basamağı ile yüzbinde birler basamağı arasında kalan kesirli sayıların kolayca mertebelendirilebilmesi, yani tam ve kesir kısımlarının birbirlerinden ayrılabilmesi için bir tablo düzenlemiştir. Çarpma, bölme ve karekök alma işlemlerinden sonra sonuç sayısının tam ve kesir kısmını anlayabilmek için bu tabloya bakmak yeterlidir. Yalnız bu tablonun işlemlerde sağlayacağı kolaylık, ondalık simgesinin sağlayacağı kolaylıktan daha fazla değildir.
Takiyüddin, bu yapıtında göksel konumların belirlenmesinde kullanılan altmışlık yöntemin hesaplama açısından elverişli olmadığını bildirir; çünkü altmışlık yöntemde, kesir basamakları çok olan sayılarla çarpma ve bölme işlemlerini yapmak çok vakit alan bıktırıcı ve yıldırıcı bir iştir; bugün kullandığımız onluk kerrat cetveline benzeyen altmışlık kerrat cetveli bile bu güçlüğün giderilmesi için yeterli değildir. Oysa onluk yöntemde, kesir basamakları ne kadar çok olursa olsun, çarpma ve bölme işlemleri kolaylıkla yapılabileceği için, Ay ve Güneş’in yanında gözle görülebilen Merkür, Venüs, Mars, Jupiter ve Satürn’ün gökyüzündeki devinimlerini gösterir tabloları düzenlemek ve kullanmak eskisi kadar güç olmayacaktır.
Bu önerisiyle gökbilimcilerinin en önemli güçlüklerinden birini gidermeyi amaçlayan Takiyüddin, açıları veya yayları ondalık kesirlerle gösterirken, bunların trigonometrik fonksiyonlarını altmışlık kesirlerle gösteremeyeceğini anlamış ve ondalık kesirleri trigonometriye uygulamak için Sidretü’l-Müntehâi’l-Efkâr fi Melekûti’l-Feleki’d-Devvâr (Gökler Bilgisinin Sınırı) adlı yapıtında birim dairenin yarıçapını 60 veya 1 olarak değil de, 10 olarak aldıktan sonra kesirleri de ondalık kesirlerle göstermiştir.
Zâtü’l-Ceyb olarak bilinen bir gözlem aletini tanıtırken, “Bir cetvelin yüzeyini altmışlı sinüse göre, diğerini ise bilginlere ve gözlem sonuçlarının hesaplanmasına uygun düşecek şekilde kolaylaştırıp, yararlılığını ve olgunluğunu arttırdığım onlu sinüse göre taksim ettim.” demesi bu anlama gelmektedir.
Takiyüddin, ondalık kesirlerin trigonometri ve astronomiye nasıl uygulanabileceğini kuramsal olarak gösterdikten sonra, 1580 yılında bitirmiş olduğu Teshilu Zici’l-A’şâriyyi’ş-Şâhinşâhiyye (Sultanın Onluk Yönteme Göre Düzenlenen Tablolarının Yorumu) adlı katalogunda uygulamaya geçmiştir. İstanbul Gözlemevi’nde yaklaşık beş sene boyunca yapılmış gözlemlere göre düzenlenen bu katalog, diğer kataloglarda olduğu gibi kuramsal bilgiler içermez; yalnızca Yermerkezli sistemin ilkelerine uygun olarak belirlenmiş gezegen konumlarını gösterir tablolara yer verir.
Takiyüddin 1584 yılında İstanbul’da tamamlamış olduğu Ceridetü’d-Dürer ve Haridetü’l-Fiker (İnciler Topluluğu ve Görüşlerin İncisi) adlı başka bir yapıtında, son adımı atmış ve birim dairenin yarıçapını 10 birim almak ve kesirleri, ondalık kesirlerle göstermek koşuluyla bir Sinüs – Kosinüs Tablosu ile bir Tanjant – Kotanjant Tablosu hesaplayarak matematikçilerin ve gökbilimcilerin kullanımına sunmuştur. Eğer Takiyüddin bu tabloları hazırlanırken birim uzunluğu 10 birim olarak değil de, 1 birim olarak benimsenmiş olsaydı, bugün kullanmakta olduğumuz sisteme ulaşmış olacaktı.
Batı’da ondalık kesirleri kuramsal olarak tanıtan ilk müstakil yapıt, Hollandalı matematikçi Simon Stevin (1548-1620) tarafından Felemenkçe olarak yazılan ve 1585′de Leiden’de yayımlanan De Thiende’dir (Ondalık). 32 sayfalık bu kitapçıkta, Stevin, sayıların ondalık kesirlerini gösterirken hantal da olsa simgelerden yararlanma yoluna gitmiş ve ondalık kesirleri, uzunluk, ağırlık ve hacim gibi büyüklüklerin ölçülmesi işlemlerine de uygulamıştır. Ancak, De Thiende’de ondalık kesirlerin trigonometri ve astronomiye uygulandığına dair herhangi bir bulgu yoktur. Bu durum, Takiyüddin’in yapmış olduğu araştırmaların matematik ve astronomi tarihi açısından çok önemli olduğunu göstermektedir. Takiyüddin cebirle de ilgilenmiş ve ikinci derece denklemlerinin çözümünde aritmetiksel yolu izlemiştir.
Takiyüddin başarılı çalışmalar sergilediği bir diğer alan olan optik konusunda Göz ve Bakış Bahçelerinin Işığı Üzerine Kitap (Kitâbu Nur-i Hadakati’l-Ebsâr ve Nur-i Hadikati’l-Enzâr) adlı bir yapıt kaleme almıştır. Bu kitabın dikkat çekici yönü, temel dokusunun İslâm Dünyası’nda yaklaşık sekiz yüzyıl önce başlatılmış olan köklü ve başarılı optik çalışmalar sonucu elde edilmiş temel argümanlar, problemlerden oluşturulmuş olmasıdır.
Öyle ki, elde edilen yüksek düzey, 17. yüzyıla kadar batıda güncelliğini koruyan temel tartışmaların çerçevesini oluştururken, aynı şekilde, Osmanlı İmparatorluğu’nda da bütün canlılığıyla etkinliğini sürdürmüştür. Bu durumu anlamak ve anlamlandırmak zor değildir. Çünkü 17. yüzyıla kadar batıda optik konusunda egemen olan görüş İbnü’l-Heysem’in bir tür gelenek haline dönüşmüş olan görüşleridir. Bu görüşte temel olan düşüncenin iki boyutu vardır:
Optik problemlerin tam anlamıyla birer geometri problemine dönüştürülerek konunun geometrik olarak incelenmesi;
Problemin aynı zamanda nedensel olarak açıklanmasıdır. Ayrıca bu iki temel düşünce ayrıntılı ve çok ustalıklı olarak düzenlenmiş deneylerle de desteklenmiştir.
Bu tarz bir araştırma modeli çeviriler yoluyla batıya aktarılırken, doğuda ise 14. yüzyılda Kemâlüddin el-Fârisi’nin Optiğin Düzeltilmesi adlı ayrıntılı yorum kitabıyla daha yüksek düzeyli tartışmalara olanak ve zemin hazırlanmıştır. Daha sonra 1579 yılında bu kez Takiyüddin, hem İbnü’l-Heysem’in hem de Kemâlüddin el-Fârisi’nin çalışmalarına dayanarak Kitâbu Nûr’u yazmıştır.
Kitap bir giriş ve üç ana bölümden oluşmaktadır. Kitapta tartışılan temel konular, ışık, görme, ışığın göze ve görmeye olan etkisi ve ışıkla renk arasındaki ilişki, ışığın farklı ayna türlerinde uğradığı değişimler, yansıma kanunun deneysel olarak kanıtlanması, farklı ortamların ışık üzerine etkileri, ve kırılmadır.
Takiyüddin’in temel düşüncesini ışığın doğrusal çizgilerde ancak küresel olarak yayıldığı savına dayandırmıştır. Bu tür bir ışık tasarımı İslâm Dünyası’nda konuya getirilmiş yeni bir bakış açısıdır ve bu bakımdan önem taşımaktadır.
Kitapta ele alınan diğer bir konu da yansımadır. Burada ışığın aynalarda uğradığı değişimler ve çeşitli aynalarda görüntünün nasıl oluştuğu deneysel olarak tartışılmıştır. Kırılma konusunda ise yoğunluğu farklı ortamlarda ışığın uğradığı değişimleri inceleyen Takiyüddin, yaptığı bütün deneysel ve matematiksel irdelemeler sonucunda, kırılma kanununu bulamamıştır. Fakat konuyu tamamen geometrik olarak ele alan, trigonometriyi işin içine sokmayan ve açılar arasında oranlar ya da eşitsizlikler kurmak yoluna dayanan değişik bir yaklaşım getirmeye çalışmıştır.
Takiyüddin aynı zamanda yetenekli bir teknisyendir. Güneş saatleri ve mekanik saatler yapmıştır. Cep, duvar, masa saatlerinin yanında astronomik saatlerle gözlem saatlerini anlattığı Mekanik Saat Yapımı adlı kitabı, Batı Dünyası da dahil olmak üzere, bu yüzyılda bu konuda kaleme alınmış en kapsamlı kitaptır.
Takiyüddin, ayrıca göllerden, ırmaklardan ve kuyulardan suları yukarı çıkarmak için çeşitli araçlar tasarlamış ve bunları bir eserinde ayrıntılarıyla tasvir etmiştir. Araştırmalar, Takiyüddin’in ağabeyi olan Necmeddin ibn Marûf’un da iyi bir bilim adamı olduğunu ve özellikle astronomi ile ilgilendiğini ortaya koymuştur.
Takiyuddin’in 1551′de tasarladığı Buhar Türbini
Cahit ARF (1910 – 1997)
1910 yılında Selanik’te doğdu. Yüksek öğrenimini Fransa’da Ecole Normale Superieure’de tamamladı (1932). Bir süre Galatasaray Lisesi’nde matematik öğretmenliği yaptıktan sonra İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde doçent adayı olarak çalıştı. Doktorasını yapmak için Almanya’ya gitti.
1938 yılında Göttingen Üniversitesi’nde doktorasını bitirdi. Yurda döndüğünde İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde profesör ve ordinaryus profersörlüğe yükseldi. Burada 1962 yılına kadar çalıştı. Daha sonra Robert Koleji’nde Matematik dersleri vermeye başladı. 1964 yılında Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) bilim kolu başkanı oldu.
Daha sonra gittiği Amerika Birleşik Devletleri’nde araştırma ve incelemelerde bulundu; Kaliforniya Üniversitesi’nde konuk öğretim üyesi olrak görev yaptı. 1967 yılında yurda dönüşünde Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyeliğine getirildi. 1980 yılında emekli oldu. Emekliye ayrıldıktan sonra TÜBİTAK’a bağlı Gebze Araştırma Merkezi’nde görev aldı. 1985 ve 1989 yılları arasında Türk Matematik Derneği başkanlığını yaptı.
Arf, İnönü Armağanı’nı (1948) ve TÜBİTAK Bilim Ödülü’nü kazandı (1974). Cebir ve Sayılar Teorisi üzerine uluslararası bir sempozyum 1990′da 3 ve 7 Eylül tarihleri arasında Arf’ın onuruna Silivri’de gerçekleştirilmiştir. Halkalar ve Geometri üzerine ilk konferanslarda 1984′te İstanbul’da yapılmıştır. Arf, matematikte geometri kavramı üzerine bir makale sunmuştur. Cahit Arf 1997 yılının Aralık ayında bir kalp rahatsızlığı nedeniyle aramızdan ayrıldı.

Cahit Arf ile ilgili görüşler:
Prof. Dr. Erdal İnönü (ODTÜ Fizik Böl. Em. Öğr. Üyesi)
Bir ülkede bilimsel araştırma ortamının olması için, gerçekten başarılı gençlerin bulunup desteklenmesi ve bunun için de ülkede başarılı araştırmacılardan meydana gelen yetkili bir çevre bulunması şarttır. Böyle bir çevre yoksa, devlet yanlış insanları destekliyor ve sağlıklı bir bilim ortamı da bir türlü kurulamıyor. Bu ikilemin kırılması, doğuştan yetenekli ve iyi niyetli bir kaç öncünün bir şekilde destek bularak araştırmalarıyla sivrilmeleri ve toplumda hak ettikleri yerlere gelmelerine bağlı. İşte Cahit Arf, Cumhuriyet’in ilk yıllarında devletten yardım görmüş temel bilimciler arasında üstün karakter özellikleri ve yeteneği ile böyle bir öncülük yapabilmiş insanlardan biri, belki birincisidir. Kendi araştırmalarına yön veren, yön gösteren hedefin hep olaylarını, süreçlerin ya da ilişkilerin nedenlerini anlamak olduğunu söylerdi ve büyük harflerle “ANLAMAK” diye de vurgulardı. Onun için anlamak, sözkonusu eğer matematikse, birtakım uzun ve karışık hesaplarla bulunmuş sonucun temel yapının özelliklerinden doğrudan doğruya sezebilmek, öteki bilimlerde de gözlenen olayı gene bir matematiksel model yardımıyla bir neden-sonuç ilişkisi haline getirebilmek demekti. Bu görüşle sosyal bilimlerde geçerli olacak matematiksel yapılar arayışını hep özendirdi.
Sanırım, yaşamı boyunca, ailesine bağlılığı dışında izlediği iki önemli amacı vardı. Biri, matematikte kalıcı sonuçlar elde ederek adını ölümsüzleştirmek; öteki de Türkiye’de bilim ve araştırma ortamını geliştirmek. Bu amaçların ikisine de sağken varmak mutluluğuna erişti. Matematik yazınına getirdiği kavramlarla yaptığı buluşlar herzaman Arf adının anılmasını sağlayacak. Türkiye’de bilimin yeniden doğuşunun öncülerinden biri olarak her kuşaktan öğrencileri kendisine saygı sunmaya devam edecekler.
Prof. Dr. Tosun Terzioğlu (TÜBİTAK Eski Başkanı)
Cahit Arf bir matematikçiydi. Belki çok fazla makale de yazmadı. Çünkü, özellikle matematikte çok mükemmelliyetçiydi. Zor beğenirdi. Tam çözümler arardı ve bu nedenlerle her yaptığını makale haline getirmeyi düşünmezdi. Başta cebirsel sayılar teorisi olmak üzere geometride, analizde, elastisite teorisinde eserler verdi. Yirminci yüzyılın dar alanlarda uzmanlaşma gerektirdiğini düşünürsek bu kadar yaygın alanda çaba göstermiş olmasını da yadırgayabiliriz. Amerika, Almanya, Fransa, Rusya, İngiltere gibi bilim geleneği kökleşmiş ve güçlü, aktif matematikçi sayısı yüksek ülkelerden birinin bilim adamı da değildi. Yine de Arf’ın katkılarını zaman eleğinden geçirelim biz. İşte o sınavın sonucu olağanüstü gerçekten. 1941′de yayınlanmış makalesinde 90′lı yıllarda bile hala bir çok atıf var. Adı klasik matematik kitaplarında yer alıyor. Topolojide bir değişmeze Arf invaryantı deniliyor. Literatürde Arf halkaları, Arf kapanışı gibi terimlerle karşılaşıyoruz. Bir de bu yüzyılın büyük Alman matematikçilerinden olan Helmut Hasse’nin ismiyle birlikte anılan “Hasse-Arf” teoremi var. Bazı atıfları bulmamız için gayret göstermemiz gerekecek; çünkü makalenin yazarı “Arf”ı bir matematik sembolü, bir matematik notasyonu olarak kullanmış bu harflerin bir Türk matematikçisinin soyadı olduğunu düşünmeden. O kadar iç içe geçmiş matametikle Cahit Arf ismi.
Cahit Arf’ı ilk tanıyan bir kişi onun sadece matematiğe ilgi duyan bir insan olduğu izlenimi edinebilirdi. Matematik her şeyin üzerinde ve ötesindeydi Cahit Bey için. Ancak onun TÜBİTAK’ın kurulmasında ve gelişmesinde gösterdiği çabayı ve özeni bilenler Cahit Arf’ın öyle içine kapanık, matematikle uğraşan dış dünyayla ilgilenmeyen bir kişi olmadığını bilirler. Mühendisliğin günlük hayattan doğan problemlerine her zaman ilgi gösterirdi. Ama, bu probleme mutlaka matematiksel bir model bulmaya da çabalardı. Hele de bir de pratikten gelen bir problemi matematik olarak çözüme kavuşturursa pek keyiflenirdi. Değerli bilim adamı yine o mitolojik kahmaramanlardan olan rahmetli Mustafa İnan ile böyle bir işbirliği yapmış ve İnan’ın köprülerde gözlemleyip araştırdığı bir sorunun matematiksel kesin çözümünü vermişti. Bu çalışmaları Cahit Arf’a İnönü Ödülü’nü kazandırmıştı.

Cahit Hoca’nın Görüşleri
Cahit Hoca’nın tüm uğraşısı matematik değildi. O, ülkemizin temel bilim, eğitim, teknoloji alanlarının sorunları kadar toplum yaşamımızı düzenleyen oluşumlar üzerinde düşünür, fikir üretir, söyler ve yazardı. Özgür İnsan dergisinde yayınlanan “Özgürlüğün Temeli” adlı yazısında (Haziran,1976) şunları yazmıştır:
1932′de matematik eğitimimin okul devresini bitirerek yurda döndüğümde o zamanki Milli Eğitim Bakanlığı’nda bulunan yaşlı bir dostumla ne yapacağımı konuşurken, kendisine gençliğin safdil idealizmi ile, bir Anadolu kasabasında matematik öğretmenliği yapmak istediğimi ve orada öğrencilerimle matematik hocalığı yaparak ilgilenmek istediğimi, onlara mesela Marx ve Nietzsche’yi okuyacağımı, elimden geldiği ölçüde münakaşa edeceğimi edeceğimi söyledim. O zamanın heyecanlı bir tarih öğretmeni olan yaşlı dostum, hayretle, matematik, Marx ve Nietzsche arasındaki münasebetsizliği işaret etti. Buna yanıtım şu oldu: “Amacım, öğrencilerime şu veya bu görüşü telkin değil, özgür insanlar yetiştirmek”. O zaman kastettiğim özgürlük bugün mutluluğumuz için bir bakıma en çok gerekli olduğu kanısında olduğum “önyargılardan kurtulma” idi. Kanımca Milli Eğitimin temel ilkesi şu veya bu şekilde şartlanmış gelecek kuşakların yetiştirilmesi değil; tam tersine, gelecek kuşakların şartlanmamış, olayları olduğu gibi gören, her olayda, her davranışında “neden” diye sorabilen ve bu soruya doğal, mantıksal yanıtlar verebilen kişiler olarak yetiştirilmiş olmalıdır.
Doğum Yeri : Adana
Doğum Tarihi : 27 Ekim 1983
Eğitimi : Lise
2002 ‘Best Model Of The World’ (Dünya’nın en iyi mankeni) yarışmasını kazandı. Şu anda Menekşe ile Halil adlı dizide oynamaktadır.
Ortaokulu Yenice Özel Çağ Lisesi’nde okumuş. Adana’dayken Fiskobirlik, Güney Sanayii, Çukurova Kulübü, Devlet Su İşleri ve Tarsus Amerikan Kulübü’nde basketbol oynamış.
1997’de babasının ciddi bir kalp ameliyatı geçirmesinin ardından ailesiyle birlikte Adana’dan İstanbul’a taşınmış. İstanbul Kalamış Lisesi’nden mezun olan Kıvanç’ın
aklı fikri basketboldaymış.
Tek hayali NBA’de basketbol oynamak olduğu için Ülkerspor’dan gelen cazip teklifi hemen kabul etmiş ve orada iki yıl forma giymiş. Sonra bir yıl Beşiktaş, bir yıl da Fenerbahçe’de oynamış. Ancak dönüş yaptığı Beşiktaş takımında sakatlanması tüm hayallerini suya düşürmüş ve profesyonel basketbol hayatına son vermiş.
O dönemlerde yakın çevresinin sürekli fiziğine iltifatlarda bulunduğunu, model olması için kendisini yönlendirmeye çalıştığını söylüyor Kıvanç Tatlıtuğ. O ise bunlara hiç kulak asmamış. Ta ki annesinin yaptığı sürprize kadar!
Annesi, Beylikdüzü’ndeki bir marketin camında ‘Profesyonel mankenlerle çalışır mısınız?’ ilanını görünce, Tatlıtuğ’un yanında bulunan bir fotoğrafını göndermiş. İlan verilen şirketten kendisini aradıklarında şaşkına dönmüş ama teklifi de kabul etmiş. ‘Ben sporcuyum ne işim olur mankenlikle’ derken bir anda kendini defilede bulmuş. Daha sonra gelen teklifleri değerlendiren Kıvanç, işin hoşuna gitmesiyle bu mesleğe profesyonel olarak başlamış. ‘Annemin beni model yapma hayali hep vardı.’ diyor Kıvanç.
İki yıl bir ajansla çalıştıktan sonra 2002 yılında düzenlenen Best Model yarışmasında önce Türkiye, sonra dünya birincisi olmuş Kıvanç Tatlıtuğ.
Sonrasında da Fransa günleri başlamış. Paris’teki Success Ajans’tan gelen teklifle bütün eşyalarını toplayıp, Paris’e yerleşmiş. Burada mesleğini 1,5 yıl sürdürmüş.
Paris’teyken, ajanstan gelen telefonda, dizi tekliflerinin had safhaya ulaştığını söylemişler. Küçüklüğünden beri sinema ve televizyona ilgisinin olduğunu, mutlaka bir yerinde bulunmak istediğini ama o zamanlar ‘Ben manken olacağım, sonra dizi çekeceğim.’ gibi hayallerinin olmadığını da sözlerine ekleyen Kıvanç Tatlıtuğ, senaryoları değerlendirmek için Türkiye’ye gelmiş. Gümüş’teki ‘Mehmet’ karakterini kendine çok yakın bulduğunu, oynayabileceğini, en azından kendinden bir şeyler verebileceğini düşünmüş. Şu anda da yayınlanan dizide iki yıldır rol alıyor ve dizi çok ilgi görüyor.
Kıvanç Tatlıtuğ şu sıralar zamanının çoğunu sette geçiriyor. ‘Ne ailemi, ne arkadaşlarımı kimseyi göremiyorum. Zaten asosyal bir yaşantım vardı, iyice asosyal oldum’ diye yakınıyor.
Çekim aralarında kitap okur, dergi karıştırır ve müzik dinlermiş. Pek fazla da kimseyle konuşmazmış. Set çalışanlarının tabiriyle ‘sessiz sakin bir çocuk’ bu Kıvanç Tatlıtuğ.
Kendisini eleştirmeyi sevdiğini söyleyen yakışıklı oyuncu, diziye başlamadan önce bir süre Okan Bayülgen’den ders almış.
Yakışıklı, dikkat çekici bir fiziğe sahip olan Kıvanç Tatlıtuğ, bu yüzden zaman zaman sözlü tacize uğradığını da itiraf ediyor. Diğer yandan erkek mankenlere karşı pek çok kişide var olan gay ve jigolo önyargılarıyla ilgili olarak da ‘Ben öyle bir tavır sergilerim ki insanlar yanıma yaklaşamazlar.” diye eklemeyi de ihmal etmiyor.
Gece dışarı çıkmayı, kulüplerde eğlenmeyi sevmiyor. Onun yerine arkadaşlarıyla ev muhabbeti yapmaktan hoşlanıyor. Birlikte televizyon izliyor ya da tavla partileri düzenliyorlar.
Dünya podyumlarındaki başarılarıyla arkadaşlarına örnek olan Kıvanç Tatlıtuğ, David Beckham’la olan benzerliği hakkında ilgili olarak da ‘Benim saçım uzunken, Beckham’ın adı bile anılmıyordu. Aslında Beckham bana benzedi.’ diyor.
İyi derecede İngilizce bilen, “Benim için önemli olan kariyer” diyen Kıvanç Tatlıtuğ’un en büyük hayali ise iyi bir aktör olmak. Bunun için de ilk adımı atmış. Devlet Tiyatrosu oyuncusu Laçin Ceylan’dan (dizide halasını oynayan ‘Gülsun’ rolüyle tanıdığımız) bir süre oyunculuk dersleri almış… “Bakıyorum, çok eksiğim var” diyen, dersler almaya devam edeceğini ve iyi bir sinema filminde rol almayı çok istediğini belirten Kıvanç Tatlıtuğ’un hayallerinden biri de tiyatroda oynamak.
Bunları biliyor muydunuz?
- Tek eşlilikten yana olduğunu,
- Duygusal göründüğünü, ama o kadar da duygusal bir yapısının olmadığını,
- Biraz sert ve hayat görüşlerinin katı olduğunu,
- Bir ilişki yaşarken gözünün dışarıda olmadığını,
- Allah’a son derece inanan ve dinine bağlı olduğunu,
- Şan, şöhret, para, pulun onun için ikinci planda olduğunu,
- Ailesine çok düşkün olduğunu,
- Kendisinde en çok gözlerini beğendiğini,
- Denizin derinliklerine dalmayı çok sevdiğini,
- İstanbul’a hâlâ alışamadığını,
- ‘Erkekler ağlamaz’ diye bir şeyin olmadığını, ‘Ağlamak da gülmek kadar doğal’ diyerek, zaman zaman ağlayan biri olduğunu…
